30 Ekim 2011 Pazar

HAMAM

Tosun Paşa filmindeki unutulmaz hamam sahnesini bilirsiniz; Adile Naşit ile düşman ailenin üyeleri şarkılı bir atışma içine girerler. Türkünün sözlerini kendilerine uyarlayarak söyledikleri; “45 yaşında Adile de Hanım pek de kartlaşmış” sözleri hafızalara kazınır.

Artık duşlar, küvetler, vanayı çevirir çevirmez her daim akan sıcak sular evlerde olduğu için hamamlar unutuldu. Sefasını birkaç turist sürer oldu.

Hatta Türkiye’de yaşayan yabancı kadınları anlatan “Expat’s Harem” adlı bir kitapta hemen hepsinin en az bir kez hamama gidip muhteşem izlenimlerini aktardıklarını da üzülerek okudum.
Çünkü ben hamam zengini bir kültürün evladı olarak hiç hamama gitmemiştim. Onlarsa kendilerini hamamda yapılan kese ve masajlarla prensesler gibi hissettiklerinden bahsediyorlardı.

Ben de denemeye karar verdim bu lüksü. Tabi her hamama da gidilmez, malum masaj salonu diye “başka hizmetler” veren yerleri de duyuyoruz, sakata gelmeyelim. Arkadaşımın daha önce gittiği bir hamamda karar kılıyoruz.

Allah akıl fikir dağıtırken biz ne yapıyorduk bilmiyorum ama ortalarda olmadığımız kesin olduğu için karşı yakada olan bir hamamı seçmiş olduk. Hava bulutlu, her an su koyuverebilir, rüzgâr da esiyor bir yandan ama azimliyiz, yola çıkıyoruz.

Gittiğimiz yer özel bir kolejin içerisinde yer alan çok amaçlı bir tesis. Hamamın yanı sıra havuzu, jakuzisi, buhar odası, saunası ve spor salonu var.

Biz jakuzi ile başlıyoruz şımarmaya. Sıcak suyun içinde birer köşeye oturuyoruz, su sürekli alttan kabarıyor, bizse adeta pelteye dönüyoruz. Çıkmak istemiyoruz ama içimizden bir ses de “bu daha başlangıç, daha sırada hamam var” diyor, o sesi dinliyoruz.

İstemeye istemeye çıkıyor ve birer şezlonga yığılıveriyoruz adeta. Sanırım jakuzinin sıcak suyu benim kemiklerimi eritti, kemiksizim şu an, yürümek istemiyorum.
Biraz su içip dinlenince aşağıya hamama inmeye hazırız.

Hamam görevlisi geliyor, peştamallarımızı ve sabunlarımızı getiriyor, kese ve masaj isteyip istemediğimizi soruyor.

Ben keseyi tercih ediyorum. “Siz biraz su dökünün, hazırlanın, sakın sabun ya da şampuan kullanmayın” diyor, ben “Peki zeytinyağlı yaprak sarması servisiniz falan yok mu?” diye soramadan gidiyor. İçeride darbuka, ud falan da yok, sessizliği suyun sesi kırıyor sadece.

Kurnalara akan sıcak suları dökünüyoruz üzerimize. Her yer bembeyaz mermerlerle kaplı.
Üzerimizde bikinilerimiz var; peştamalları ise mermerlerin üzerine sermek için kullandık. Ahşap takunyaların yerine plastik terliklerimiz var.

Biraz sonra natır geliyor. Alttan ısıtmalı göbek taşına uzanıyorum.
Natır hiç sormadan bikininin üstünü çözüveriyor, hamamda utangaçlık yok. Neyse ki bizden başka kimse de yok.

Elinde kese ile büyük bir ciddiyetle başlıyor işine. Çok zayıf ama atom karınca gibi bir kadın. Tokatlıymış, 11 yıldır bu işi yapıyormuş. Sonradan öğrendiğime göre en iyi natırlar hep Tokatlı olurmuş zaten.

Onu bir marangoza benzetiyorum. Marangoz nasıl ağacı zımparalayıp üzerindeki fazlalıkları alırsa bu kadın da bizi keseleyip üzerimizdeki ölü deriyi alıyor.

Her gün en az bir kez, hatta bu ara spor salonuna gittiğim için sauna ve havuz öncesi ve sonrası en az 2 kez duş aldığım için üzerimden çıkan şeylere inanamıyorum. Yılanların deri değiştirmesi gibi ben de eskimiş derimi orada akan suya bırakıverdim.

Eskiden kaynanalar gelinlerini hamamda beğenirmiş. Valla ne yalan söyleyeyim, o dönemde yaşıyor olsaydık, kesin kaynanamla gitmeden bir gün önce tek başıma gidip kese yaptırırdım hazırlık için, neme lazım.

Arkadaşım köpük masajını tercih etti, ben kese ile rendelenirken o yastık kılıfı gibi bir bezin içinden çıkan sabun köpükleri arasında kaybolmuş durumda. Arada köpüklerin arasından başını kaldırıp, ağzından baloncuk çıkartıyor, bir şeyler söylüyor galiba ama ben hayal âleminde olduğum için duymuyorum.

Çıkışta kendimi hafiflemiş hissediyorum. Öyle ki en az birkaç kilo verdiğime yemin edebilirim.
Makyaj yapsam mı diye aynaya bakarken allık sürmeme hiç gerek olmadığını fark ediyorum. Yüzüm de pembeleşmiş, canlanmış ve bebek teni gibi yumuşacık oluvermiş.

Artık kendimi Hürrem Sultan gibi hissediyorum, orta şekerli kahvem de nerede kaldı, cariyeler size söylüyorum, duymuyor musunuz?

16 Ekim 2011 Pazar

YOLLAR YÜRÜMEKLE AŞINMAZ

Stresten tansiyonumun düşmesi, dizimdeki ağrı ve zaten gereğinden fazla esnek olan liflerim derken mecburen spora başlamaya karar verdim.
Her sağlık sorunumda her soruya verilecek birkaç bin cevabı olan çokbilmiş google’un da ısrarla söylediği gibi “spor yapmayan genç hanımlarda bu tip problemler sıklıkla görülürmüş”
Madem her şeyi biliyorsun google efendi de neden her soruma “spor yapmalısın” diye cevap veriyorsun ki sen?

Hem ben gayet sportif bir insanım; adliyede mahkeme kaleminden, vezneye, vezneden tekrar kaleme koşturup duruyorum, sonra ofiste masamdan kalkıp kahve alıp geri dönüyorum ki günde ortalama 3 kahve içsem, ohoo…

Neyse gene vardır bir bildiği dedim, uydum google efendinin aklına, bir spor salonuna yazılmaya karar verdim.
Hatta gaza getirecek bir arkadaş da buldum, beraber yazıldık.

Bu spor cidden inceltiyor kardeşim. Spora başlamadan spor ayakkabısı, eşofman takımı, çantası derken bedenimizden önce cüzdanımız zayıfladı.
“Neyse artık spora hazırız” derken o da ne; “hepatit b ve c testleri yaptırmadan başlayamazsınız” dediler.
“Tamam” dedik.

Ama yüz verince astarını istiyor bunlar da canım. Bir de utanmadan; “kaç yaşındasınız, boyunuz kaç cm, kilonuz ne?” ve sair sevimsiz sorular soruyorlar.
Tabi sözkonusu sağlık olunca “ben yaşımı bir ara 30’a sabitlediydim” de denmiyor, doğruyu söylüyoruz alçak sesle. Hoca gıcık galiba, yıl olarak söylediğim tarihi anlamazlıktan gelip yaş olarak soruyor kaç olduğumu.

Neyse bunu da atlattıktan sonra saat, metal takılar, çoraplara kadar çıkarttırıp tartıya alıyor bu sefer. Ama vücut kitle endeksimi ölçmesi gereken alet sıfır gösteriyor.
Hoca şaşkın.
Benim jeton düşüyor tabi; “Şey, ayağımda 4 tane vida var benim, ondan ölçemiyor olabilir mi?”
Bingo.
Vidalar vücudumun kaç kilosunun yağdan oluştuğunu öğrenmemize izin vermedi. Ağırlığı olmayan, bir nevi hayaletim ben şu an.

“İlk gün sizi yormayalım” diyen hocalar 20 dakika yürüttü, 25 dakika bisiklette pedal çevirtti. “Neyse yollar yürümekle aşınmaz” dedik, devam ettik. İnsan 20 dakika yürüyüp de bir arpa boyu yol almaz mı be kardeşim?

Ama daha da acısı evdeki viledanın sapına benzeyen bir sopa ile bir sağa bir sola dönüp durmamdı.
Annem görmedi Allah’tan. Görse dilinden kurtulamazdım; “kızım boş boş yapacağına, yerleri silseydin paran da cebinde kalırdı.”

E biz bunun için mi para ödedik yani?
Neyse en azından yüzmemize izin var, serbestiz. Havuz sıcak ancak yağmur damlaları damlıyor yukarıdan.
Organik havuz galiba bu, el değmemiş.

Soyunma odasına anneleriyle gelen 2 ufaklık var, “babalarını da getirseydin bari” demedim tabi, çıkmalarını bekledim.

İlk günü atlatıp dışarı çıkınca kahve içmeye karar veriyoruz. Ancak menü gelince ani fikir değişikliği ile yemek ısmarlıyoruz.

Gerçi önceki spor salonu deneyimimden biliyorum, normalde 1 tabak yiyip kalktığım masadan 3 tabaktan önce kalkamam, sağlıklı olalım derken kilo almak da var işin ucunda, dikkatli olmak gerek.

Tabi hemen kendimizi avutmaktan da geri kalmıyoruz; “3 saat efor sarf ettik, tabi ki enerji almamız lazım, di mi?” Enerji dedim de ben gene acıktım galiba.

28 Eylül 2011 Çarşamba

İYİ Kİ DOĞMUŞUM




Bugün benim doğum günüm. Kaç yaşıma girdiğimi söylemiyorum bir süredir, çok ısrar eden olursa doğum yılını söylüyorum, hesaplamayı kendiniz yapıverin bir zahmet.

Aslen buçuklu yaşları geçmiş doğum günü çocuklarını böyle sevimsiz soru ve imalarla meşgul etmemek adettendir, değilse bile olmalıdır.

Hatta doğum günü çocuğuna hediyeler almak, çiçekler göndermek, sürprizler yapmak da sevdiğimiz adetlerimizdendir, itinayla yaşatılmalıdır.

Doğduktan sonra ilk eve giderken abime çikolata ve oyuncaklar götürdüğüm, birbirimizi kıskanmayalım diye abimin doğum gününde bana, benim doğum günümde ona da hediye alınan günlerden abimin de bana hediye aldığı günlere geldik.

Duruşma sıramın gelmesi için mahkeme kapısında geçmek bilmeyen şu zaman, iş yılların uçup gitmesine gelince ne de çabuk geçiveriyor öyle.

İpek Ongun’un yaş 17’sini okuyup “Ah bir 17 olsak” dediğimiz yaşlarımızı gülümseyerek hatırlıyorum.

Üniversiteye kayıt yaptırdığımda 17 yaşında idim ve Foça’daki barlara henüz 18 olamamışken üniversite kimliğimi gösterip girdiğimi hatırlıyorum.

Çocukken sorulduğunda; “3,5 yaşındayım” şeklinde yaşımızı marifetmiş gibi bir üst yaşa yuvarladığımızı unutup şimdilerde “Ama ben eylül doğumluyum, daha doğum günüme çok var” ya da “1 yaşında doğmuyor ki insan” diyip bir alttaki yaşa yuvarlamayı tercih ediyorum nedense.

Birileri “Aa yaşını hiç göstermiyorsun, ben seni yeni mezunsun sanmıştım” dediğinde içten içe sevineceğimi, “Ah şu okul bir bitse de kurtulsak” diye düşündüğüm günlerde aklımın ucundan bile geçirmemiştim.

(Ne kadar zaman önce olduğu önemli olmayan) 30. doğum günümde yaşımı 30’a sabitleme kararı almıştım. Yani en az bir 10 yıl boyunca 30 kalmayı planlıyorum kısmetse.

Kimilerinin aksine doğum günümü kutlamayı, sevdiklerimle paylaşmayı çok severim. O yüzden her yıl farklı bir şekilde bu mutlu günü kutluyorum.

Hatta kutlamalar birkaç gün öncesinden gelen telefonlarla başladığı için buna “kutlu doğum haftası” diyorum. Yaşımı sabitlemiş olduğumdan artık yaşlanmıyor olsam da yaş günümü yurtta ve tüm dünyada renkli törenlerle kutlamayı seviyorum.(Ne var internet çağında değil miyiz?)

İnternet sağolsun, twitter’dan, facebook’tan doğum günümü öğrenip kutlayanlara, cep telefonumdan tebrik mesajı atanlara, arayanlara teşekkür etmekten yoruldum, öğle yemeğim buz gibi oldu falan ama hiç şikâyetçi değilim. Yani sanırım bir 400 kere daha “teşekkür ediyorum” diyecek olsam hayır demem bugün.(401) Sevildiğini bilmek güzel şey…

Burçlarla pek ilgim olmasa da yükselenim de aynı olduğu için duble terazi olduğumu ve kendi burcum diye demiyorum ama terazinin çok süper bir burç olduğunu da biliyorum.


İyi ki doğmuşum, iyi ki doğum günümü hatırlayan dostlarım var. Beni bugün gülümsettiğiniz için “teşekkür ederim” (402), sizlere de bulaşmıştır inşallah gülümsemem.


NOT: Doğum günü şarkısı olarak MFÖ’den “yaşın hep 19”u seçtim.

24 Eylül 2011 Cumartesi

BİR ZAMANLAR TWITTER’DA




Dün twitter’a girdim, tweetlere şöyle bir göz atarken Ahmet Hakan’ın “Yarın Nuri Bilge filmi günü: öğleden sonra benimle filmi seyretmek isteyen altı kardeşimiz, dm'den mesaj sarkıtsın... "ilk altı" konuğumdur.” Şeklindeki tweeti gözüme çarptı.
Binlerce takipçisi olduğu ve ben de tweeti biraz geç gördüğüm için pek umudum olmasa da şansımı deneyerek kendisine mesaj attım. Yaklaşık yarım saat sonra “yarın sinemanın altındaki cafede buluşuyoruz” şeklindeki mesajı gelince şanslılardan olduğumu anladım.
Bu arada talep çok olduğu için kişi sayısını 6’dan 20’ye çıkartmış olmasının da payı büyüktü elbette.
Gece Ahmet Hakan’ın klasik “vakitlice yatın” uyarısı ile çok da geç olmadan yattım, cumartesi öğlen 12.30’daki buluşmamıza erkenden gittim.
Buluşma yeri olan cafede masalarda tek başına oturarak beklemekte olanların bizden olacağını tahmin ettiysem de şansımı zorlamadım, Ahmet Hakan’ın gelmesini bekledim. Zaten geldiği anda 20 kişinin birden aynı anda yerlerinden kalkarak ona doğru yönelmesi de görülmeye değerdi.
Kahveler içildikten sonra sinema salonuna geçtik, evsahibimiz hiçbir masraftan kaçınmayıp bizim için salonu da kapatmıştı sanırım. Gerçi arka sıralarda salona bizden habersiz gelmiş olan Teoman’ın olduğu ancak filmin başında sıkılıp çıktığını da sonradan öğrendim, belki de Ahmet Hakan bu kadar güzel kızla birlikte film izlerken kendisinin yalnız olmasından hoşlanmamıştır. Ne diyelim tweetleyen kazanır, elması kızarır sevgili Teoman.
Film sonrası bahçedeki cafede öğle yemeğimizi yedik hep beraber.
Masa bu sırada fikren ikiye bölündü; filmi muhteşem bulanlar ve bulmayanlar.
Açıkçası ben muhteşem bulmayan taraftaydım.
Bir kere film inanılmaz uzundu; tam 157dk. Bana kalırsa filmin 50 dakikası makaslansa bile hiçbir şey kaybetmez, hatta değeri artardı gözümde.
Nuri Bilge Ceylan sanıyorum filmi kuzey kutbunda çekmiş; filmin ilk yarısı gece 2. yarısı ise gündüzdü. Gerçi gündüz olan sahnelerde de kapalı bir hava olduğu için oldukça kasvetli bir atmosferi var filmin.
Konusu da zaten bir cinayet araştırması üzerine kurulu olduğu için bu mazur görülebilir.
Filmi beğenmediğim düşünülmesin, oyuncular oyunlarının hakkını vermiş, mimikleriyle bile çok şey anlatıyorlar. Arada izleyenleri, güldürmese de gülümseten birkaç ince espri de ağır ilerleyen senaryoyu daha izlenir kılıyor.
Filmin başında arabaların zifiri karanlıkta virajları dönerken farlarının toz dumanında yarattığı görüntü arabaların ardlarında alev saçmaları gibi harika bir manzara sunuyordu gözlere.
Ağaçtan kopup derede yuvarlanan elmanın yolculuğu da Nuri Bilge’nin şiirsel anlatımının güzel örneklerinden biriydi.
Filmde erkek egemen bir durum var. Koca film boyunca, tekrar ediyorum, yazıyla yüzelliyedi dakika boyunca hepi topu 3 kadın görüyoruz ve bu kadınların ağızlarından çıkan kelime sayısı da 3’ü geçmiyor.
Yani Amerikan filmlerindeki klasik senaryolardaki gibi güzel kadın- yakışıklı jön- filmin sonunda mutlu son beklentisi içinde olanlar bu filme sakın gitmesin.
Filmin sonu ağzınızı açık bırakıyor çünkü aslında film bitmiyor.
Jenerik akarken acaba araya son bir sahne daha girer de film bir şekilde sona erer mi diye uzun süre bekledik ancak filmin sonu tamamen hayal gücünüze bırakılmış.
Festivallerde ödül alan filmleri genelde sıkıcı bulurum.
Masanın Bir Zamanlar Anadolu’da konusunda ikiye ayrılmasından sonra bunun nedenini çok net bir şekilde anladım bugün.
Masada mesleği oyunculuk, olan ya da sinema tv bölümünde tahsil görmekte olanlar filme bayıldılar. Benim gibi sade vatandaş izleyiciler ise, o sırada Ahmet Hakan’a telefonla bağlanan Ertuğrul Özkök’e uyup, Karayip Korsanları’na gitseydik bari biraz gülerdik havasına büründüler.
Festival jürilerinin de genellikle ünlü oyuncu ve yönetmenlerden oluştuğu düşünülürse seyirci ile jüri arasındaki görüş ayrılığı çok net bir şekilde görülebilir.
Filmin sanat toplum için midir, sanat için midir şeklindeki tartışmalara son derece iyi bir örnek teşkil ettiği kesin.
Ya da belki de ben yanılıyorumdur, bu tip filmlerde asıl ödül filmi sabırla izleyen seyircilere veriliyordur, kim bilir.
Sonuç olarak 20 yeni dost edindiğim bugün benim için unutulmazlar arasındaki yerini alacak elbette.
Marifet iltifata tabidir; Ahmet Hakan’a bugünkü ev sahipliği için ne kadar teşekkür etsek az. Hepimizle teker teker ilgilendi.
Yeşil gözleriyle gülümseyerek bakan bu adam, ünlü olmasına, 20 kişiye tek kuruş harcatmadan ev sahipliği yapmasına rağmen kibirden uzak ve çok sempatikti.
(Merak edenler için o, filmi çok beğenmiş.)

12 Ağustos 2011 Cuma

SAVAŞ BOYALARI



Kleopatra güzelliğine pek düşkünmüş, keçi sütüyle yıkanırmış. Hatta rivayet odur ki yıkanmak için Türkiye’ye gelmiş de gemilerle Mısır’dan kum getirtmiş denize gireceği yere.

Güzelleşmek için kadınların birer kimyager edasıyla yaptıkları soğan kabuğundan saç boyası, isten sürme, kına derken gelişen kimya endüstrisi ile artık her şey bir parfümeri kadar yakın, elimizin altında.

Rujlar, allıklar, rimeller, fondötenler, bin bir çeşit de krem var.

Karınca yumurtası yağı, salyangoz bilmem nesi, inci tozu, minare gölgesi, davul tozu her gün yeni bir ürün çıkıyor.

Kimi gözaltı morlukları ve torbaları için, kimi peeling, kimisi temizlemek, kimisi ışıldatmak, kimisi yumuşatmak, kırışıklıkları önlemek, selülitleri yok etmek, bronzlaştırmak için çeşit çeşit krem. Gecesi ayrı, gündüzü ayrı sürülen kremler.

Tüm bunları temizleyici sütler, tonikler, peeling jelleri, sonra maskeler, çamurdu, kildi derken suratımıza her gün bir inşaat çıkıyoruz kat kat.

Hepsini sürmeye 24 saat yetmez.

Sürüp sürüştürmeler de yetmiyor; gözlere Eros’un oklarını aratmayan takma kirpikler, başlara peruklar, postişler takıyoruz.

Kaşları önce alıyoruz, sonra kalıcı makyajla, dövmeyle yeniden kaş yaptırıyoruz.

Yetmiyor gariban bir boa yılanını yakalayıp zehrini alıyoruz, neymiş dudaklarımız dolgun görünmeliymiş. Maymunlarınki de dolgun ya neyse…

Kimileri güzelleşmek uğruna bıçak altına yatmaktan da çekinmiyor.

Kimsede olmasın diye haute couture kıyafetlere binlerce lira saçan kadınlar, neden birbirlerine benzemek için estetik yaptırır, bunu da anlamakta güçlük çekiyorum.

Ağdaydı, epilasyondu bilumum yöntemle fazla tüylerden de kurtuluyoruz.

Eh tırnaklara da ilgi göstermezsek olmaz; manikür pedikür yapılıyor, ojeler sürülüyor.

Bunların da modası var; bir sene bakıyorsunuz alev kırmızısı eller modayken, ertesi seneye birden masumiyet moda oluyor herkes kum beji sürünüyor.

Tırnak şekilleri de bir yuvarlak oluyor, bir küt, bir uzun, bir kısa.

Sıra geliyor makyaja; allıklar, rimeller, farlar, kalemler rujlar sürülüyor. Ama dikkat etmek gerekiyor; öyle savaş boyası gibi sürmek marifet sayılmıyor.

Birisi size; “Makyajın çok güzel olmuş” diyorsa, acilen aynada kontrol etmenizde yarar var. Zira iyi makyaj; yokmuş gibi duran, doğal görünen makyajdır.

Kusurları gizlemek, güzel olan yerleri belirginleştirerek ön plana çıkartmak amacını taşır. Güzelleşeceğim zannederken otomobilin uzak farları gibi ya da sis lambası gibi görünmek istemeyiz herhalde.

Makyaj da yetmiyor kolyeler, incik boncuklar takıp takıştırıyoruz.
İncecik topuklu ayakkabılar giyip boyumuzu da uzattık mı tamamdır.

Öyle ki ıssız adaya düşsek, birkaç ay sonra tanınmaz hale gelecek çoğumuz. Hatta tüketici kanunu gereği gündüz alan gece bırakacak; “Bu benim evlendiğim kadın değil” diye.
Velhasıl kadın olmak zor iş azizim.

Neyse ben çok konuştum, gidip bir rujumu tazeleyeyim.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

İskonto Mahmut




İSKONTO MAHMUT

Bir insan hiç pazarlık yapmadan büyük bir sözleşmeye imza atıyorsa şartlarına büyük olasılıkla uymayacaktır, tecrübeyle sabit.

Çünkü söz konusu olan paraysa, ortalama bir insan cebinden çıkacak olan parayı azaltmak için çabalar. Ama hiç ödememeye baştan niyetli ise bu umurunda olmaz.

Sadece sizden ödemek için süre isteyebilir. Ancak istediği süreye göre dikkatli olmanız gerekir, çünkü genellikle iş bittikten veya mal teslim edildikten sonraki bir tarihte ödeyeceğini söyler.

Siz kendinize düşeni yapar, teslim edersiniz; sonra arayın ki bulasınız. Bulursanız da para yerine bol bol nasihat alırsınız.

Hatta size öyle bahaneler sunar ki onunla ağlamamak ve hatta üzerine 3-5 de cebine koymamak için zor tutarsınız kendinizi. Sözkonusu bahaneleri senaryo haline getirebilirseniz Oscar bile alabilirsiniz.

Sürekli olarak ne kadar “dürüst” olduğunu anlatan kişinin dürüstlüğünden de şüphe ederim.

Genellikle sözleşme öncesi; “Benim sözüm senettir, yazmaya gerek yok” diyerek başladıkları nutukları birbirine benzer.

“Sözüm Senet Mahmut” ile sözleşmesiz, senetsiz iş yaparsanız bir bardak soğuk suyunuz benden.

Sattığınız malı, başınızın gözünüzün sadakası olsun diye bağışlayacaksanız da bunun için hayır kurumları var, en azından kendi rızanızla vermiş olursunuz, içiniz yanmaz.

İnsan kendinde ne eksikse onu gizlemeye çalışır. Gizlemek için de çaba gösterir, “en iyi savunma saldırıdır” diyerek.

Bir erkek sürekli evlilikten bahsediyor, “Genç kızların rüyasındaki erkek benim” diyorsa müzmin bekârdır, evlenmeye de hiç mi hiç niyeti yoktur.

Havlayan köpek ısırmaz misali, evlenecek adam da zaten evlenir.

Örneğin bekârlık başına vurmuş sözü de buradan gelir.

Sürekli çapkınlık hikâyesi anlatan ihtiyar delikanlılar gibi, bir atışla tam 10 tane çulluğu aynı anda vurduğunu iddia eden beceriksiz avcıların da diline vurur hayallerindekiler.

Avcılar kulübünde av hatıralarını anlattığı sırada bir flashback yapılabilse, tam atış yapacağı sırada ayağı taşa takılıp tökezlediği için tüm çullukların havalanıp kaçtıkları görülebilirdi.

Böyle insanlara “İskonto Mahmut derim; söylediklerinin en az %50’sine iskonto uygulayıp geri kalanına itibar etmek gerekir zira.

İnsanların sözlerinden çok davranışlarına değer vermem bundandır. “Seni seviyorum” diyip 2 gün telefon bile etmeyen adama değil ama süslü sözler söylemese de sizin için erken kalkıp kahvaltıyı hazırlayan insanın sevgisine güvenebilirsiniz.

Başkalarında çok kusur arayanın kendinde kusur çoktur, kompleksi de boldur.

Kendisiyle barışık olmadığı, kendisini yetersiz hissettiği için diğer insanların iyi yönlerini değil, kötü yönlerini cımbızlayıp dillerine dolamayı severler. Böylece kimsenin mükemmel olmadığını dünyaya yayıp kendilerini iyi hissetmek isterler.

Kötülükle beslenir, aslında bu yüzden de hiç mutlu olamazlar.

Başkalarının derdine ağlamak kolaydır, zor olan başkasının sevincine ortak olabilmektir.

Yeterince özgüveni olmayan bir insan kimseye iltifat edemez. Siz yarım saatte 3 kap yemek yapıp önüne çıkartsanız, “Neden 4 kap yapmadın?” diyebilecek ama sahanda 2 yumurta bile kıramayacak tipte insanlardır bunlar.


Sürekli ne kadar zengin olduğundan bahseden biri ya sonradan görmedir ya da gerçekte olmadığı kadar zengin görünmeye çalışıyordur.

Evine misafirlerini bile ayakkabıyla sokmayan, koltukları kirlenmesin diye üzerlerini örten, salonun kapısını kilitleyen her fırsatta ne kadar temiz, titiz olduğunu anlatan hanımların parktaki bankta otururken çitledikleri çekirdekleri yere attıklarını görebilirsiniz.

Ele verir talkımı, kendi yutar salkımı; kimi insan başkalarını kınamaya öyle dalar ki kendi problemlerini unutur ya da belki de zaten unutmak için her şeyi kınamaktadır.

İnsan birinin yaptığı bir şeyi kınamadan önce aynayı kendine doğrultmalı ve eğer hiç günahı yoksa ya da kınayacağı kişiden daha azsa günahları, ondan sonra atmalı ilk taşı, hala atabiliyorsa tabi.



Birileri sizin arkanızdan dedikodunuzu yapıyorsa, eksiklerinizi, hatalarınızı herkese duyurmaya çalışıyorsa, bilin ki sizi kıskanıyordur. Sizi kendinden üstün gördüğü için kendi seviyesine indirmektir tüm çabası.

Kıskançlık sadece kıskananı yakan kor bir ateştir. Siz belki dedikodulara birkaç gün üzülürsünüz ancak rüzgârın kayadan alabileceği ancak tozdur. Oysa onun içindeki kıskançlık ateşi onu yakmaya devam edecektir.

Mahallenin delisi kuyumcudaki altınlara bakıp; “Sen tenekesin” diyormuş; ne altınların değeri düşmüş ne de onun deliliği geçmiş.

Siz de kıskanç birini görürseniz deli diyin, gülün geçin. İskonto Mahmut’u görürseniz de %50 iskontonuzu unutmayın.

5 Temmuz 2011 Salı

SONRADAN GURME

İnsanlar sevdiklerini mutlu edebilmek için saatlerce uğraşıp 5 dakikada yeniliveren yemekler hazırlar, bıkmadan usanmadan. Üstelik pişirmekle de kalınmaz, süslenip püslenip özenle sofraya konulur.

Kimileri için yemek yapmak zevktir, kimileri içinse yemek.
Sevdiği açken “ben yemek yapmayı bilmem” diyebilen kişi onu gerçekte sevmiyordur, yoksa bir yumurta da mı kıramaz insan?

Gerçi yumurta diyip geçmeyin, Devlet-i Osmanlı’da padişah soğanlı yumurtayı tam kıvamında yapabileni saray mutfağına baş aşçı olarak alırmış.

Yemek üstüne içilen Türk kahvesinin de yeri ayrıdır.
Eskiden eve misafir geldiğinde kahveyle birlikte su getirilirmiş.
Misafir toksa kahveyi alırmış, açsa suyu. Suyu alırsa hemen sofra kurulurmuş. Böylece çok ince bir nezaketle anlaşılırmış hiç konuşmadan. Zira misafire aç mısın demek ayıp sayılırmış, kibarlığından evet diyemeyeceği için.

Annemler Boşnak kökenlidir ve onlarda kahve çok önemlidir. Bir yere kahve içmeye gidiliyorsa da mutlaka birer paket kahve ile şeker götürülür, “yarım elma gönül alma” denilerek. Bu da misafirin ev sahibine gösterdiği nezaketten kaynaklanıyor. Böylece evde kazara kahve yoksa çat kapı gelen misafire “evde kahve yok” demek zorunda bırakılmıyor ev sahibi.

İnsana gelmişini geçmişini anlatabilen başka bir içecek daha yok zaten şu dünyada. Ne demişler fala inanma, falsız kalma. Zaten kahve falında olay fala inanmak değildir, iki kişinin dertleşmesine aracı olmaktır; kahve bahanedir. 40 yıl hatırı olması da belli ki bu sırdaşlıktan kaynaklanır.

Eskiden komşuya tabak gidince illa ki dolu gelirdi geriye. Şimdi apartmanlarda kapı komşularımızı bile tanımıyoruz.
Artık “Ev alma komşu al” atasözünü duyanlar; “Evi alsaydık da başımızı sokacak bir yer olsaydı fena mı olurdu?” diyor.

Komşu komşunun külüne muhtaçtır oysa. Deterjanlar icat edilmeden önce kadınlar çamaşırlarını kül ile yıkarlarmış, bu atasözünün kökeni de sanırım buna dayanıyor.
Şimdi teknoloji ilerledikçe, çeşit çeşit deterjanlar bir market kadar, çok daireli apartmanlarda ise kapıcılar bir diafon kadar yakın. Komşuların kapısı çalınmaz, komşuda pişen de bize düşmez oldu.

Yemek kültürü bulunulan coğrafyayla da çok ilgili, insanlar çevrede yetişen bitki ve hayvanlarla, bulundukları yerdeki iklim koşullarına göre besleniyorlar. Sıcakta yaşayanların vücut ısılarını dengelemek için acı yemeleri ya da et alacak paraları olmadığı için protein zengini nohut ve sair baklagillere yönelmeleri gibi.

Yemek programlarını izlemek de hem keyifli hem de eğitici oluyor.
Örneğin muzun ya da balkabağının tatlı meyve olduğu önyargısı, bunların uzak diyarlarda yemeklere patates gibi sebze olarak konduğunu görünce bir anda yıkılıyor.

Yine bademin pilava karışması, yumurtaya ise -sütlaça koyduğumuz- tarçının konması ile yaratıcılığın sınırının olmadığını, tek sınırın kendi önyargılarımız olduğunu görüyoruz.

İstanbullular baklavayı fıstıklı değil, cevizli yermiş eskiden, baklavanın tazesi cevizlisiymiş zira. Cevizin eski adı koz.
Beykoz, Kozyatağı isimleri eskiden buralarda ceviz bahçeleri olduğunu hatırlatıyor. Cevizin bol olduğu yerde de başka türlüsü düşünülemez haliyle.

Gerçi şimdi yaşam değişti, Antep’in fıstıklı baklavası aynı gün uçakla İstanbul’a gelebiliyor.

Cevizlisi de fıstıklısı da güzel, her yiğidin yoğurt yiyişi farklı. Türkiye’nin şansı da bu farklılıkların lezzete dönüşmesi. Her yörenin yemekleri, tarifleri farklı ama hepsi çok güzel. Türk mutfağının dünyada önemli bir yer edinememesinin nedeni bence yaptığımız işin kıymetini bilmememizden ve pazarlayamamızdan kaynaklanıyor.

Örneğin saatlerce tek tek kalem gibi sarılan o canım yapraklara “sarma”, incecik yufkalarla hazırlanan, el emeği göz nuru yemeğe “börek” demiş, geçmişiz. Elin adamı gibi basit et kızartmasına “Le Chateau Briand” gibi fiyakalı isimler koyamamışız. Hâlbuki tatlı isimleri konusunda pek de maharetliyizdir, bakınız; dilberdudağı, hanımgöbeği, vezirparmağı…

Makarnadan başka yemek yapamayan, “sonradan gurme” bazı erkekler de mutfakta övünmek istediklerinde “Unutma, en iyi aşçılar erkektir” klişesine sığınırlar, oysaki bunun çok basit bir nedeni vardır; geçmişte kadınlar evlere hapsolmuş ve tüm hünerlerini sadece ev ahalisi ile akraba ve konu komşuya gösterebilmişlerdir.
Dolayısıyla da onların ünü ancak altın günlerinde duyulabilmiştir.

Kadın demişken, fakir kadınların şişman, zenginlerinse sıfır beden olmaları da ne yaman çelişkidir.

Kimisi çocuğum iyi beslensin kilo alsın derdinde kimisi de “aman çok yedim, kolestrolüm çıktı, şekerim yükseldi, gut oldum, diyet yapayım, kilo vereyim” derdinde.

Herkesin ortak derdi ise aynı; “Bugün ne yiyeceğiz?”