6 Ocak 2017 Cuma

GÜNLÜK





Ortaokuldayken günlük tutardık. Tutardık diyorum çünkü o zamanlar her kızın bir “en iyi arkadaşı” olurdu ve o iki kız her şeyi birlikte yapardı.  Tam gün okulda birarada olduktan sonra eve gelip saatlerce telefonda konuşabilirlerdi, tabi o zaman internet ya da cep telefonu olsaydı mesajlaşırlardı da diyebilirdim ama yoktu. ( İstanbul fethedilmişti tabi, o kadar da yaşlı değiliz!)
Hemen her gün de görev aşkıyla günlüğümüze  yazardık birkaç satır. Öyle ki yazamadığımızda günlükten özür diler gibi birkaç gündür yazamamış olmamızın nedenlerini sıralardık.
“Çok hastaydım yazamadım” ya da “bayramda Marmaris’e gittik, denize girmekten yazmaya vakit olmadı ama şimdi hepsini toptan yazacağım” gibi bahanelerle gönlünü almaya çalışırdık gelecekteki meçhul okurun.
Okurun diyorum çünkü aslında bilinçaltında bir gün birinin o günlükleri okuyacağı düşüncesi vardı muhtemelen ve biz aslında ondan diliyorduk özürümüzü.
Gerçi bazı bölümlerini yine vaktinden evvel ele geçer korkusu ile İngilizce veya kendimizce şifreli falan yazıyorduk elbette. Mehmet’in adı oluyordu sana Curly Sweet! (Eyvah kendi kendimi deşifre ettim.)
Şimdi ne yapıyor acaba?

Her gün yazınca haliyle her gün de çok enteresan şeyler gelmiyor insanın başına ama elbette ortaokul hazırlık sınıfındaki bir genç kız için her şey heyecan verici değil midir?
Platonik aşklar tabi ki günlüğün önemli bir bölümünü dolduruyordu; “Bugün servislerimiz yan yana geçti, bana gülümsedi!” gibi büyük heyecanlar yaşıyorduk ve bunları paylaşmalıydık uzun uzun!

Neyse anılara dalıp dağıtmayalım konuyu...

Günlüğüm hala duruyor ama elbette okuyamazsınız.
Sadece “Bugün Foça’da deniz çok dalgalıydı, tadı yoktu” gibi bölümlerini belki halka açabilirim şimdilik de takdir edersiniz ki eğlenceli olan bölümler onlar değildi.

Artık günlük tutmuyoruz ama teknoloji gelişti, bir yere gidince sosyal medyada check-in yapıyoruz, fotoğraf paylaşıyor, twitter’a düşüncelerimizi yazıyoruz günlük tadında.
İnsan hafızası ilginç işliyor.
Özellikle canımızı yakan olayları çabuk siliyoruz önbellekten. Tabi sonra facebook hatırlatıyor; “5 yıl önce bugün, şununla, şurada, şunu yapmıştın.”
Hadi ya öyle mi olmuştu?
Ben bunu böyle hatırlamıyordum, senden de hiçbir şey kaçmıyor sevgili face!

Günlük tutmanın iyi tarafı hafızamızın sildiği şeyleri bize hatırlatması çünkü az önce de dediğim gibi hafızamız hamarat evhanımı gibi kötü anıları misafir gider gitmez hemencecik yıkıyor paklıyor, ortalığı havalandırıyor, iyi anıları çıkarıyor ortaya.

Oysa hayat öyle güllük gülistanlık değil. İnişler kadar çıkışlar var. Yaşarken acı veren ama geçtiği için şükretmemiz gereken yaşanmışlıklar var.
Arada canımız sıkıldığında bakıp; evet o geçti, bu da geçecek diyebilmemizi sağlıyor günlükler.
Ya da hep mükemmel diye hatırladığımız ve geri dönsek nasıl olurdu acaba dediğimiz eski sevgili ile kaç kere ayrılıp barıştığımız yazıyor günlükte ve neden geri dönmemiz gerektiği elbette.
İnşallah hayat günlüklerimize kaydedecek çok güzel anılarımız olur bundan sonra.


Ha unutmadan “sevgili günlük, bugün beni instagramdan ekledi!” 06.01.2017

25 Temmuz 2014 Cuma

Hediyeleşin ki sevilesiniz

Bu bir hadis, en sevdiklerimden; "Hediyeleşin ki sevilesiniz"
Anne tarafı Boşnak olduğundan hiçbir yere elim boş gidemem.
Özellikle bir eve, işyerine ilk defa gidiyorsam çiçek, çikolata bir şey götürmezsem çıplak gitmişim gibi utanırım.
Hasta ziyaretine kolonya, pijama, havlu, süt...
Yeni eve taşınanlara ev eşyası,
Bayram ziyaretine çikolata, baklava...
Her etkinliğin hediyesi farklı.
Mesela üst komşuya kahve içmeye mi gidiliyor, hemen marketten bir paket kahve, bir paket şeker alınır, adettendir.
Küçükken anneannem bize kalmaya geldiğinde dönerken komşularına hediye etmek üzere havlu ve kokulu sabunlar alırdı mesela "yarım elma gönül alma" diyerek.
Ayağımı kırdığımda beni ziyarete gelenlere o ara sıkıntıdan yaptığım kolye ve atkıları hediye ediyordum, malum gelen tabak boş gitmez geri.
Ofise gelenlere kendi yetiştirdiğim menekşelerden hediye etmem de hep bu genetik kodlamadan.
Hediye denilince illa çok para harcanması da gerekmiyor, hatta harcanması bile gerekmiyor.
Çocukken bahçeden çiçek toplayıp kartlara şiirler yazıp anneler gününde hediye ettiğiniz annenizden daha mutlu kim olabilir?
En sevdiğim de nedensiz verilen sürpriz hediyelerdir. Bir çocuğa nedensiz dondurma alın mesela bugün, ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Şimdilerde bakıyorum insanlar bırakın hediyeleşmeyi asansörde karşılaşınca bir gülümsemeyi, bir merhabayı çok görür olmuşlar.
Fuzuli'nin dediği gibi "Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar"
Sevgililer gününde "kapitalist düzeninin dayatması bunlar, hediye almam" diyenleri samimi bulmadığımı eklememe gerek yok herhalde bu kadar sözün üzerine.
Hediyeler aslında bize verilen emanetlerdir.
"Sen biraz al, tut, sonra geri verirsin" altyazısıyla verilirler, zamanı gelince misli ile iade edilirler. Hediyeler alanı mutlu ederken verenin görgüsünü, insan olarak kalitesini de ortaya sererler. Zira cimri insanlar sevme konusunda da cimridirler.
Siz siz olun sokaktaki çingeneden bir buket çiçek alın yine de. Hiçbir şey alamadıysanız gülümsemenizi götürün yanınızda.

Çiçek açın



Çiçek açın, illa etrafa bir şey saçacaksanız neşe saçın, gülümseyin, gülümsemeniz bulaşsın çevrenize

13 Mayıs 2013 Pazartesi

ruh ikizinizi aramayın boşuna

insan kendine benzeyeni sevmez, kendinde eksik olanı tamamlayanı sever

3 Ocak 2013 Perşembe

YE KÜRKÜM YE

Hayvan severler belki bana kızacak ancak şu kürk düşmanlığı çok mantıklı gelmiyor bana. Neden derseniz, sözkonusu hayvan severler de dâhil hepimiz hayvan derisinden yapılmış ayakkabılar, çizmeler, ceketler, kaz tüyünden montlar giyiyor, çantalar kullanıyoruz. Kuş tüyü yastıklarda yatıp sabahları yavrusu için süt veren ineğin sütünü içiyoruz. Neden masum danacığın sütünü içiyorsunuz, gidin annenizin sütünü için demiyor bir Allah’ın kulu da. Yani sözkonusu deri bir kuzu ya da danaya ait olduğunda kimsenin sesi çıkmıyor ancak bir tilkiye ya da yılana ait olduğunda herkes aslan kesiliveriyor. Sokakta yüzlerine tükürüp, üstlerine boya ya da yumurta atmalar, katil diye yaftalamalar, ortalık yerde soyunmalar şeklinde kürk giyenler kınanıyor. Bu ne çifte standarttır kardeşim? Tam ye kürküm ye durumu. Koyunun canı can değil mi, tilki size avukatlığını yapasınız diye vekâlet mi verdi? Yoksa siz ırkçı mısınız? Vizonlar, samurlar üstün ırk da kuzunun canı patlıcan mı? O zaman yemek için tavuk da beslemeyin, kuzu çöp şiş ya da yılbaşında kestaneli hindi de yemeyin, hatta vejetaryen olmanız bile bence yeterli değil. Sonuçta siz o pırasayı topraktan sökene ya da o elmayı ağaçtan koparana kadar onlar da birer canlı. Zeytin toplanırken ağaca sopayla vurulduğunu ve filizleri zedelenen ağacın ertesi yıl küsüp ürün vermediğini biliyor muydunuz? İşkenceyse zeytinlere yapılan işkenceye son verilsin önce. Niçin kendi zevkiniz için canına kıyıyorsunuz, kıymayın o domateslere, bırakın kendi kendilerine kurusunlar dallarında. Yılan deseniz o zaten kendi derisinden sıkılıp arada değiştiriveriyor. Burada karşı çıkılabilecek tek nokta bana sorarsanız bu kürklerin elde ediliş tarzı olabilir. Hayvanlara işkence çektirmeden, nesillerini de tüketmeden onların da birer canlı oldukları unutulmadan yapılsa sorun kalmayacak. Örneğin tavşan çiftlikleri var; aynı koyunlar ve tavuklar gibi, buralarda özel olarak yetiştirilen tavşanların hem etleri sofraları süslüyor, hem de kürkleri bizleri. Nasıl denizlerdeki balıklar belirli boyuta ulaşmadan, üreme dönemlerinde avlanamıyorsa kürk hayvanlarına da belirli sınırlamalar getirilebilir. Nesli tükenen hayvanların avlanması yasaklanabilir. Her canlının yaşam hakkına saygı göstermek esastır ancak bir insan tavşan kürkü giydi diye de onun yaşam hakkına saldırmayın. Fikriniz hala değişmediyse soyunmak serbest.

30 Ekim 2012 Salı

Prenses ve Supermen

Bir kadın ne kadar güçlü olursa olsun,erkeğin yanında güçlü olmak istemez,prenses olmak varken neden supermen olalım ki?

25 Eylül 2012 Salı

CEM ÖZER İLE LAF LAFI AÇTI

CEM ÖZER İLE LAF LAFI AÇTI Cem Özer’in 600 hafta boyunca bizleri ekran başına kilitlediği programının adı Laf Lafı Açıyor’du. Onunla çok sevdiği Bebek’te röportaj yapmaya giderken bu başarının sırrını sormayı düşünüyordum ama sohbet öyle aktı, gitti ki ben hazırladığım soruları sormaktan vazgeçip lafın lafı açmasına izin verdim. Ortaya da bu keyifli söyleşi çıktı. Aslında çok daha uzun konuştuk ama buraya ancak bu kadarını alabildim. Umarım sizler de okurken benim kadar keyif alırsınız. MG: İnternette artık ünlülere ulaşmak çok kolay, twitter ve facebook gibi sosyal ağlar sayesinde, bu kadar kolay ulaşılabilir olmak iyi mi? C.Ö: Ben hayatımın her döneminde elimden geldiğince kibirli olmamaya çalıştım. Mesela İzmir’de Alsancak’da otururken bir cafede gelir insanlar, konuşuruz. Bir kere etrafımda bir kalabalıkla, korumalar ve insan kalabalığı ile dolaşmam. Hayatımda en yüksek olduğum dönemde de olmadı, şimdi de yok, hiçbir zaman da olmayacak. Çünkü zaten bu işi yapmamın sebebi insanlar tarafından sevilmek, ben onu anlamıyorum. Tanınalım, ünlü olalım, insanlar gelsin bizimle fotoğraf çektirsin, sevilelim diye affedersin bir taraflarını yırtıyorlar, sonra da o noktaya gelince “öff” diyorlar. Adam seninle bir fotoğraf çektirecek mutlu olacak, hayatında bir anı olacak. Sana tanrı böyle bir sihirli değnek vermiş ama kullanmıyorsun insanları mutlu etmek için. Benim zaten komedyenliği seçmemin sebebi bu, benim hayatımda o kadar çok hüzünler oldu ki yani çok kakara kikiri bir hayat yaşamadım. Çocukluğumdan beri her şeyi hüznün üstüne inşa ettim. Sonra başkalarının da bu kadar hüznü olabileceğini düşünüp onları bir süreliğine de olsa güldürebilmek istedim. MG: Galiba komedyenlerin ortak noktası o, di mi? CÖ: Cem yılmaz böyle olmadığını söylüyor. MG: Belki çok zengin bir aileden gelmiş olsaydınız ya da fabrikatör olsaydı babanız… CÖ: Zengin aileden sanatçı çıkmaz. Sanatın motivasyonu yoksulluktur. Dünyada yok zengin aileden gelen. Olmaz, çünkü onların başka bir hayatı var, hayatı o kadar derinlemesine algılayabilecek durumları yok. Çok fazla oyuncakları var. Kendi oyuncağını kendi yapmak zorunda kalmayan bir adamdan yaratıcılık bekleyemezsin. Sanatçı hayatla boğuşmadığı zaman sanatçı olamaz; komedyen, ressam falan olamaz. Mesela ben her sabah kalkıyorum, kahvemi içerken mutlaka facebook’ta o gün doğum günü olanların doğum günlerini kutluyorum. MG: Bu sizin kişiliğinizle ilgili, örneğin garson bir şey getirdiğinde garsona teşekkür etmek gibi; kimisi “bu onun işi” diye düşünür, “yapması gerekiyor zaten, niye teşekkür edeyim” der. CÖ: Merve, hayatı yaşama kalitesi parayla pulla ölçülen bir şey değildir. Kültür dediğimiz şey zaten yaşamla ilişkidir. Nerede, nasıl yaşıyorsun? Benim parayla pulla benim çok fazla işim olmadı. Ben ne oturduğum evlerle ne sahip olduğum arabalarla ne tekneyle ne uçakla var olmadım. Hiçbir zaman üzerinde marka yazan bir şey giyemedim, rahatsız oldum. Bir marka bana bir şey katmaz ancak ben bir markaya değer katarım. Şu mesela Atlas Pasajı’ndan beğenip aldığım bir şey. Benim oğlum yoğurtlu kebap yemeyi çok seviyor. En son gittiğimizde kül tablası istedim. Komi getirdi, “Başka bir emriniz var mı efendim?” diye sordu. “Bir dakika, sakın kimseye başka bir emriniz var mı deme” dedim, “olsa olsa ricam olur. Ben kimim ki sana emredeceğim. Sen şu anda bana hizmet ediyorsun, ben tiyatroda, televizyonda sana hizmet ediyorum.” Dolayısıyla ben hayatımda benden aşağıda ya da benden yukarıda hiç kimseye rastlamadım. Yaptığımız işlerle sivriliyor, tanınıyor olabiliriz ama herkes benim için eşittir. Ben ciddi bir Marksistim, yani eski bir solcu falan değilim. Tabi ki biyolojik olarak farklıyız hepimiz, kimi daha zeki, kimi daha bilmem ne ama sosyal anlamda neticede hepimiz öleceğiz, ha ölmeyecek biri varsa eyvallah, ben ona biat edeyim. MG: Gençlik pahallı telefonlar, kıyafetlerle var olmaya çalışıyor, belki taksitle alıp borca giriyor. CÖ: İyi eğitim almak, iyi okulda okumak anlamına gelmez her zaman. Eğitim ancak ailenin davranışı ile şekillenir, yani bunların anne, babalarının davranışına bakmak lazım, çocukların kabahati değil. Mesela Nurgül Diyarbakır’da, Nejat hafta içi de bende kalıyor. Saat 17.00 ile 22.30 arası Nejatlayım. Onunla oynuyorum, onunla çocuk oluyorum, birlikte ödev yapıyorum, o ödevi bir oyun haline getiriyorum. Beraber bilgisayarda oynuyoruz, televizyon seyrediyoruz, çocuk kanalı seyrediyorum ben deli gibi. MG: Klasik oyuncaklarla oynuyor musunuz? CÖ: Oynuyoruz tabi, mesela geçtiğimiz yaz bahçeye kendimiz salıncak yaptık. Ağaçtan kestik, sapan yaptık. Klasik oyuncakla oynamayı bırak, üretiyoruz. Kutulardan araba yapıyoruz falan. O ailelere baktığın zaman, “neyin eksik?” diyor, “verdik her şeyi işte” diyor, “telefonun var, araban var, çantan var, her şeyin var” deyince çocuk da diyor ki; “benim her şeyim var, bunlarla ben adam oldum.” MG: Aslında size hazırladığım sorular vardı ama hiçbirini sormuyorum, sohbet o kadar kendiliğinden ve güzel ilerliyor ki, bölmeye kıyamıyorum. CÖ: Laf lafı açıyor’un sırrı da buydu. İlk 7-8 program bana dediler ki “hazırlıklı gelin”. Sorular hazırlandı falan, en kötü 7-8 program oldu. Çünkü sohbet olmadı. Ben şöyle baktım, evime bir misafir geldiği zaman hazırlanıyor muyum, yoo. O bilgi manyaklığı var ya her konuda iyi kötü cevap verecek kadar değilse de soru soracak kadar bilgi sahibi olmak; ben eve tesisatçı geldiğinde de evet tesisattan belki anlamıyorum ama soru sorabiliyorum, o kadar bilgi sahibiyim. Karşındakinin konuşmasından da nasıl iletişim kuracağını çözüyorsun. Dolayısıyla çıkınca laf lafı bir açıyor, zaten programın adı da o, alıyor başını gidiyor. Şöyle bir yanılgıya düşüyorlar, eğer komik olmazsa program izlenmez, sürekli şaka üretmeliyim. Hayır, bazen hüzün de gerekir, bazen gözyaşı da gerekir, bazen duygu da gerekir bazen susmak gerekir. Bazen sert bir laf gerekir, bazen eleştirmek gerekir. Neticede toplum orada seninle katarsise giriyor, seninle özdeşleşiyor, o toplumun sıkıntıları adına 1-2 laf söylemeni bekliyor. MG: Ben lisedeyken tiyatroda My Fair Lady’de oynamıştım. Oyun sırasında tekstte yer almayan esprileri birbirimize söyleyip birbirimizi şaşırtmaya çalışır, çok eğlenirdik. CÖ: Bizim mesela her oyun aşağı yukarı %15-%20 doğaçlamadır. Şakalar katılır, mizansenler değişir. Tiyatro yaşayan bir organizma. Bir oyun öncekine benzeyecekse hiçbir tadı yok. O zaman niye tiyatro yapıyorsun, filme çek, izlesin insanlar. MG: Sizin çocukluğunuza dönersek nasıl bir aile yapınız vardı? CÖ: Aile yapım yoktu. Ben bir ayrı anne baba çocuğuyum. Ben 1 yaşında falanken ayrılmışlar onlar. Uzunca bir süre ben üvey annemi yani babamın sonradan evlendiği eşini annem zannettim ta ki 8 yaşına gelene kadar. Onlar da boşanınca gerçek annemi sorgulamaya başladım ben. Çünkü kadın kayboldu ortalıktan. Sonradan öğrendim onun gerçek annem olduğunu. MG: Üvey anneniz nüfusta anneniz olarak göründüğü için düzeltilmesi için bir dava açmışsınız. CÖ: Nüfus kâğıdımda üvey annemin adı yazıyordu. Sonra kendi annemin adını yazdırdım. Bu da çok enteresan, gidiyorsun diyorsun ki hâkime; “benim annem bu kardeşim”, kadın diyor ki “evet bu benim oğlum.” Sen 2 tane şahit getirmek zorundasın. Böyle saçma şey olur mu ya? Şahit ne, doğarken mi gördü yani, ne? MG: DNA testi? CÖ: Yok istemediler. Sonra tabi üvey baba vardı, orada da huzursuz oldum. Babam öteki annemle barıştı. 1 sene tekrar oraya gittim, sonra tekrar buraya geldim, sonra tekrar oraya… MG: Bu arada neredesiniz? CÖ: İstanbul’da ama ben ilkokulu 4 okulda okudum bu yüzden. Elimde bir bavul bir oraya gidiyordum, bir buraya geliyordum. Sonra lisede stabil oldu bu iş ama artık çok geç olmuştu, zaten kimliğim oluşmuştu. Dolayısıyla o sıcak, mutlu aile yuvasını falan bilemediğim için hep onun peşinde koştum. Onu öyle çözebildim ancak, bunca evlilik yapmamın ve başaramamamın sebebi bu. Evlilik yapıyorum çünkü o aileyi oluşturacağım, başaramıyorum çünkü örnek yok önümde. Yani görmedim, nasıl oluyor bilmiyorum ki. Ailede, sülalede yani orta okuldan fazla okuyan bir tek bendim. Bilgi açlığı var, doğuştan gelen bir öğrenme açlığı var bende. Hala bir şey öğreneyim, şu nasıl çalışıyor onu öğreneyim derim. Her şeyi öğrenmeliyim. Mesela bu kül tablası nasıl yapılıyor? Bunu bilmeliyim; ne işime yarayacaksa. O yüzden çok survivorımdır. Beni bırak bir adaya yaşarım. Aileden bilgi gelmeyince bilgili insanların yanına yapışırsın, o yüzden ben mesela hep benden büyük arkadaşlar edinmiştim. Sonra tiyatroyu seçtim. Lisedeki edebiyat hocam Perihan Hoca’ya çok şey borçluyum, bendeki cevheri keşfedip işleyen odur. Ama mesela edebiyat derslerim zayıftı, o ayrı. Geçenlerde lise karnem elime geçti de Perihan Hoca’ya telefon açtım “ya hocam sanki edebiyatım çok iyi diye hatırlıyordum 3’müş”. “Kompozisyonun çok iyiydi” dedi. Hala görüşürüz. Hala “evladım” der bana. MG: Türkiye’de okulda notlarınızın kötü olması hayatta başarısız olacağınız anlamına gelmiyor. Sadece üniversite sınavına çalışarak da iyi bir okul kazanılabiliyor. CÖ: Ben Atatürk Erkek Lisesi yani devlet lisesinden mezun oldum. Annem beni kursa yazdırmış, “manyak mısın sen?” dedim, ben parayı aldım, Çeşme’ye tatile gittim. 490 puanla hukuk fakültesine girdim. İlk tercihimdi. MG: Avukat olmayı mı düşünüyordunuz? CÖ: Eğer tiyatroya, oyunculuğa yeteneğim olmasaydı avukat olacaktım ama Sultanahmet Adliyesi’ne gittiğimde “ben bu işi yapamayacağım” dedim. MG: Ne için gitmiştiniz ilk? CÖ: Merak işte, 4. Sınıftaydım. MG: 4. sınıfa kadar okuyup mu bıraktınız hukuk fakültesini? CÖ: Tabi, ben 2 ders kala bıraktım. Bir tanesini hatırlıyorum Devletler Hukuku’ydu. MG: Aftan yararlanıp Ali Kırca gibi sonradan mezun olmayı hiç düşünmediniz mi? CÖ: Avukatlıkla oyunculuğu bir arada yapamıyorsun ya, düşünmedim. MG:4 kez evlendiniz, 4 kez de boşandınız, mahkeme süreçleri nasıl geçti? CÖ: Hiç sıkıntı olmadı. MG: Hepsi anlaşmalı mı oldu? CÖ: Biz anlaşamadığımız için boşandık, bunda anlaşamayacak bir şey yok ki. Taraflardan biri zaten çok istiyor olsa o boşanmamak için mahkemede göstereceği enerjiyi evlilik yaşamı içinde göstermesi gerekir. Ben her seferinde şapkamı alıp çıktığım için çok problem olmadı. Hatta kendim bile almadım, “ne istiyorsan koy, gönder eşyaları” dedim. MG: Şimdiye kadar kaç kere adliyeye gittiğinizi hatırlıyor musunuz? CÖ: Bir tanesi çok matrak Bakırköy’de dava açmışlar, Cumhurbaşkanlığı’na hakaretten, Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı, adamın biri şikâyet etmiş, muhtemeldir ki emekli albay falandır ihbar eden, onlar çok severler öyle işleri. Benim bir stand upımda şöyle bir laf geçiyor-ki ben hukuk okumuşum, kendimi tehlikeye atacak bir laf eder miyim? Laf şu; 40 yaş kalp krizi için riskli yaş, 70 yaş da bunama için riskli bir yaş, 70 yaşında annem mal alıp mal satacağı zaman akli dengesinin yerinde olduğunu kanıtlamak için hastaneden kurul kararı çıkartacak. Tamam da biz bu yaşa gelenleri Çankaya’ya gönderiyoruz. Orası huzur evi mi, yani onlardan bir sağlık raporu istemiyoruz. Ya mesela baba uluslar arası bir toplantıda çişi tutamayıp kaçırırsa? Gerçi o cin gibi zekâsıyla ona da bir çözüm bulur; “Gerekirse Suriye’ye suyu işte böyle akıtıveririz” diyordum, şaka bitiyordu. Altında çok haklı bir eleştiri var. Savcı ifade istedi, ben dedim ki “mahkemede vereceğim ifademi”, “olmaz öyle şey, burada vereceksin” dedi, “olur öyle şey” dedim. “Gelirim, otururum karşına, çay kahve içeriz giderim, vermeyeceğim ifade, mahkemede vereceğim.” “Peki” dedi, çıktım. Çıktım ben mahkemeye, ilk celselerinde mutlaka giderim, “Sayın hâkim, bir şey soracağım size; dava dosyalarından bunalmışsınızdır di mi?” dedim, “evet” dedi. “Siz bu davayı kabul ederek bu işkenceyi kendinize kendinize yapıyorsunuz. Burada Cumhurbaşkanına nerede hakaret var? Baktınız mı?” “Bakmadım.” “Teybi çözün, ben size söyleyeyim, teybi çözmenize de gerek yok, burada cumhurbaşkanı lafı geçiyor mu bu 1, Süleyman Demirel lafı geçiyor mu bu 2? Nasıl bu davayı kabul ettiniz? Arada da dava reddedin ya, gerek yok buna deyip atın bir kenara” dedim. Beraat ettim. Bir keresinde Türklüğe hakaretten dava açtılar. Reha Muhtar tabi viskiyle çıkmış programa, tuvaletten kaçarken cama sıkışan Hande Ataizi’ne cevap hakkı tanıyıp yayına çıkartan adam, benim arkamdan konuşuyor. O gün bir açtım televizyonu bana veriyor, veriştiriyor. Gene stand upımda; “biz ne zaman atalarımızla övünmekten vazgeçip torunlarımızın övüneceği atalar olacağız? Geçmişimiz şöyle fetihlerle dolu, şöyle başarılarla dolu, tamam da bugün ne yapıyoruz ve yarın ne yapacağız? Geçmişteki başarılar insanın geleceği hakkında ipucu vermez. Geçmişteki başarısızlıklarını konuşursan geleceğini yönlendirebilirsin. Yani Fatih İstanbul’u fethetti diye bakılmaz, Fatih İstanbul’u fethetmeseydi ne olurdu diye bakarsak tarih bize yol gösterir.”demişim. Reha gidip bu lafı almış; “Fatih İstanbul’u fethetti de ne oldu?” yapmış. Bana Türklüğe hakaretten dava açıldı. Çıktım; “Laf bir kere öyle değil; Fatih İstanbul’u fethetmeseydi ne olurdu; bugün Katolikler değil Ortodokslar dünyaya hâkim olurdu, Vatikan değil Bizans dünyaya hâkim olurdu. Bu coğrafya dünyanın merkezi olurdu. Tutun ki Fatih İstanbul’u fethetti de ne oldu dedim, burada nerede hakaret var? Ne oldu bana bir söyleyin, İstanbul gecekondularla doldu, Boğaz’ı çöp tenekesi oldu, kıymetini verebildik mi? Fatih’e yaraşır davranabildik mi?” MG: Pargalı İbrahim’in sarayını yıkıp üzerine Sultanahmet Adliyesi’ni yaptık. CÖ: Bunun neresinde hakaret var? Burada bir tane hakaret var, bana edilen bir hakaret, o da bu davanın kabulüyle” dedim. Beraat ettim. Ama tehditler falan, silah taşımak zorunda kaldım. MG: Tuhaf olan özgürlükler ülkesi dediğimiz Amerika’da şu an ırkçılık var. Benim bir arkadaşımın annesi gittiğinde oğlunun iyi bir evde yaşadığını anlatmak için orada hiç zenci oturmadığını söylemişti. Bu kadın ırkçı değil ama Amerikan’ın zihniyetini yansıtıyor. Mesela Türkiye’de bu anlamda bir ırkçılık yok. CÖ: Bizim zencilerimiz de Kürtler işte. MG: Ama siz hiç şunu duydunuz mu; bizim mahallede hiç Kürt oturmuyor, çok güzel bir mahalle diyen birini? Türkiye’de bu yoktur. CÖ: Ama şeyi duydum ben; Bodrum’u Kürtler sardı, İzmir’i Kürtler sardı. MG: Peki, bu ırkçılıktan öte gelir seviyesinden kaynaklanan bir açıklama gibi değil mi? CÖ: Bravo, bak işte mesele ırkla alakalı değildir, benim tezim de odur zaten. Ben başbakanın kahvaltılarında bunu söyledim. Yani Türkiye hep sağcı- solcu, Kürt- Türk, dinci-dinsiz hep böyle ikiye bölünmeye çalışıldı. Ötekileştirme ancak şudur; sömüren, sömürülen vardır, ezen ezilen vardır, yoksul zengin vardır. Kavganın temel sebebi budur. Bir toplantıda Yılmaz Erdoğan, Hülya Avşar, neydi gamzeli kadın; İclal Aydın onlar da biz de Kürt’üz falan dediler. Ben dedim ki; değilsiniz. Yılmaz’a dedim ki; Yılmaz, şu anda bildiğin Türkmen, hakiki Türk bir taksici senin arabana çarpsa karakola gitseniz, Kürt olduğun için sen mi eziyet görürsün, yoksa o mu? Hanginize daha iyi davranılır? Tabi ki sana, demek ki artık senin Kürt kimliğin kalkmış, ekonomik kimlik vardır. Marks bunu zaten yıllar önce söylemiş. Her şeyin sebebi ekonomiktir. Baktığın zaman Avrupa’da gelişen ırkçılığın sebebi de odur. MG: Sizin kökeniniz neresi? CÖ: Benim Çerkez ve Ermeni. Baba tarafım Çeçen ve Hacı Murat’tan geliyoruz. Beni de çok ilgilendirmiyor Çeçen olmak çünkü benim seçtiğim bir şey de değil ki. Hak ettiğim, kazandığım bir şey değil ki. İnsanlar kazanmadıkları ya da edinmedikleri şeyler için neden öldürmeye ya da ölmeye kalkarlar? MG: Aslında Atatürk’ün söylediği en güzel sözlerden biri “Ne mutlu Türk’üm diyene” dir. Siz kendinizi Türk hissediyorsanız, Türksünüzdür. MG: İlk ne zaman ünlü olduğunuzu hissettiniz? CÖ: 87 yılında Ali Poyrazoğlu’nda Yanımdaki Yatak oyununu oynarken. Mektuplar geliyordu tiyatronun gişesine, her oyundan önce ben 15-20 tane mektup alıyordum. İzleyicilerden bir çiftinkini bir dönem çerçeveletmiştim; “dün gece geldik ayakta alkışladık oyunu ama eve geldik eşimle yeterince alkışlayamadığımız duygusuna kapıldık, hala etkisindeyiz onun için bu mektubu yazmak istedik.” Belki de o yüzden hazımlı benim şöhretim, birden bire ünlü olmadım ben. Önce tiyatro çevresinde ünlü oldum. Sonra Yeşil Kabare, stand uplar falan orada ünlü oldum. MG: Sizin ünlü ettikleriniz de var, hala görüştükleriniz var mı, vefalılar mı? CÖ: Var, görüşüyorum tabi ki. Çok birbirimizi aramıyoruz ama bir yerlerde karşılaştığımızda falan selamlaşır, konuşuruz. Mesela Kenan Doğulu çok vefalıdır. Bir yerde karşılaştığımız zaman Cem Abi der, burnu kalkık değildir. Göksel de öyledir mesela. Ama mesela Hande Yener Laf Lafı Açıyor’da solistlik yaptığını hiç söylemez. Yıldız Tilbe, Balı Ayhan hep Laf lafı açıyor’la tanındılar. MG: Cem Yılmaz Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken sizin gösterinizde “saat kaç?” diye soru sormuş, bunu da stand up gösterilerinde anlatıyordu, siz olayı hatırlıyor musunuz? CÖ: Başta anlatıyordu ama sonra benim cevabımı kesti; “sana kaç lazım?” demiştim. O gol attı ama sonra kendi kalesine girdi o gol. Başlarda onu anlatıp, “anladım ki sahnede olan insana laf atmamak gerekiyor” diye bağlıyordu. Cem ben BKM’de stand up yaparken 15-20 gün gelip elinde kâğıt kalem notlar aldı, stand up nasıl yapılır falan. Ben onu Leman Kültür’de seyrettiğimde ofise çağırdım, “büyük sahnelere hazırlan, sende büyük bir yetenek var” dedim. Şöyle küçücük bir sahneydi zaten, ben gittiğimde şakayı yapıp bana bakıyordu, gülüyor mu gülmüyor mu diye. Ondan sonra ben programa çıkardım Cem’i. 1995’ti sanırım. “Ben programda bir şey yapamayacağım” diyordu, çekiniyordu, ya gülmezlerse diye. Ya Leman Kültür’de 10 kişiyi, 20 kişiyi güldürüyoruz da televizyon ya, bir de laf lafı açıyor, o zaman herkes seyrediyordu. Birden bire yok olabilir de anlatabiliyor muyum? “Sen yapmayacaksın zaten ben sadece seni anlatacağım” dedim. Hiçbir şey yapmadı, bir tek supermen şeyini yaptırdım. Ondan sonra Necati geldi, dedi ki “ya dün akşam çok methettin bu herifi, ben bir tanışayım.” BKM’ye ben onu pasladım ve orada sahneye çıkmaya başladı. MG: Tiyatroda şu an oynadığınız oyunda oğlunuz gay, gerçek hayatta böyle bir şey olsa ne yapardınız? CÖ: Öyle bir şey olsa nasıl karşılarım bilmiyorum tabi önce olması lazım. Ama herhalde yanlış davranmamak için psikoloğa giderdim, bununla nasıl başa çıkarım diye. Belki de aşırı demokrat da davranmamak gerekir. Bilmiyorum ki, bu “ne yapalım olmuş” denebilecek bir şey değil. Onu değiştirmeye çalışmam. Belki diyecek ki doktor hiçbir şey olmamış gibi devam et. MG: Mesela kızınızın erkek arkadaşıyla birlikte yemeğe çıkıyor musunuz şu an bilmiyorum ama oğlunuz ve onun erkek arkadaşıyla da çıkar mıydınız? CÖ: Tabi başta kabullenmesi zor, çıkarım dersem yalan olur. Bir “hay Allah” derim, “neden acaba, ne oldu?” derim çünkü çeşitli sebepleri var. Hormonal, doğuştan gelen bozukluktan kaynaklanan bir şey değilse kabullenmekten başka da yapacak bir şey yok. Eğer psikolojik nedenlerle böyle bir tercihte bulunmuşsa demek ki ben görevimi doğru düzgün yapmadım. Ama benim kızımda böyle bir tercih olmadığına göre demek ki iyi bir rol modelim bir baba olarak. Ama ben bunu yüz göz olmak olarak görmem. Ben 17 yaşından beri yani ilk flörtünden beri kızımın erkek arkadaşlarını biliyorum. Kimle birlikte oldu, kimden ayrıldı gelir benimle dertleşir, benden akıl alır. Mesela bir erkek arkadaşı var, benim kızım da 26 yaşında, ben dedim; “kızım ara sıra git onda kal, bir yere varacaksa bunları yaşamadan varma. Sabah uyanınca birbirinize nasıl davranıyorsunuz, ne oluyor, ne bitiyor bilin.” Hatta 21 yaşındaydı, çocuklar buna âşık oluyorlar, çıkıyorlar, 3ay sonra gidiyorlar başka bir kızla birlikte oluyorlar ama Cemre’ye de seni unutamadım falan diye mesaj atıyorlar. Bana geldi bir gün dedi ki “ya baba niye böyle oluyor?” “Kızım kaç yaşındasın?” “ 21” “Sen sevişmiyor musun bu çocuklarla? Bırak babayla kızı, ben bir yaşam koçuyum şu anda, yüz göz oluyoruz diye düşünme” “Aa baba ama…” “Bu yüzden gidiyorlar, öbür tarafta çünkü kız artı bunu veriyor” Ben 52 yaşındayım, bizim zamanımızda böyle değildi. Muhallebiciye götürdük mü kızı Allaaah, üstüne keyif sigarası yakardık. Şimdi 16-17 yaşında başlıyorlar yatmaya kalkmaya. Bu kadar açık, rahat davranabilirim. MG: Yeni sevmeye başlayan gençlere ne önerirsiniz? CÖ: Vazgeçsinler. Mazoşizmi okusunlar. Çünkü iki taraf birbirine âşık olmaz. Öyle bir aşk yoktur, âşıkla maşuk vardır. Leyla’nın çilesini değil, Mecnun’un çilesini biliriz. MG: Kadın mı âşık olmalı, erkek mi? CÖ: Tarihi biyolojik görev olarak kadın zaten âşık olmaz. Kadın istediği erkeğin ona âşık olmasını ister ve onun âşık olmasına âşık olur, kadın maşuktur. Doğal görevi budur kadının. Kadın seçicidir. MG: Kadın aslında baba seçiyor. CÖ: Tabi temel duygu o. Hiçbir güçlü kadının bir inşaat işçisi için –inşaat işçisi için de yanıp tutuşan vardır ama onun için güçlüdür o- çok yakışıklı, yağız diye yanıp tutuştuğunu görmedim. Tıp fakültesinde okuyan bir kızın orada köşede pidecilik yapan çocuğa âşık olduğunu görmedim. Tersi olur. İnşaat işçisi 3 sene sonra müteahhit olursa o zaman olur. Ama mesela o pideci çocuk mafya takılsın, o kız ona âşık olur çünkü orada da güç var. Kadın güce âşık olur.