“FEMİNİST”
Ayrım doğduğunuz gün pembe tulumunuzu giydiğiniz anda başlar. Mavi giyme hakkınız yeterince büyüyene kadar elinizden alınmıştır.
Erkek iseniz de pembe giymeniz yakışık almaz, elalem ne der sonra? Renklere anlam veren bizler değil miyiz? Hani insanlar eşitti? Daha renkleri bile istediğimiz gibi seçemiyoruz.
Oyun çağında bir kız çocuğu iseniz size asla bir oyuncak araba hediye edilmez, kızlar bebekleriyle evcilik oynar çünkü.
Sonra ergenlik döneminden itibaren hayatınızın üçte birini kaplayacak kızsal bir mazeretiniz olduğunu fark edersiniz. Buna kısaca regli denir. Yanlış telaffuzla buna renkli diyenler de mevcuttur. Eh, haksız da sayılmazlar zira bu gerçekten de her yönüyle “renkli” bir hadisedir.
Bu renkli dönem başlamadan önce Türk filmi seyrederken bile kendini tutamayan, ağlak bir insana dönüşürsünüz, çikolata ve tatlı yeme isteğiniz tavan yapar, yüzünüzde 30 yaşına da gelseniz durumunuzu ele veren bir sivilce mutlaka baş gösterir.
Kokuları her zaman olduğundan daha yoğun hissettiğiniz gibi, zekânız ve önsezileriniz de açıldığından bu dönemde örneğin eşinizin sizi aldattığını gözlerinden anlayabilirsiniz. Leb demeden leblebiyi anlayan bu haliniz nedeniyle oldukça da asabi davranışlar sergileyebilirsiniz.
Velhasılı bu durum suç işlemeniz halinde kesinlikle hafifletici neden olarak kullanılması gereken fiziksel bir olaydır.
Kadınlarla erkekler arasındaki en önemli farklardan biri de dış görünüşle ilgilidir. Kadınsanız şık olmak adına kış günü eteğinizin altına ince çorap giyerek uzun ve yorucu bir günde dahi çivi gibi topuklu ayakkabılarla arz-ı endam etmek zorunda kalabilirsiniz. Henüz hiçbir yerde elektrikli battaniye tipi bir eteğe rastlamış olmadığımdan, yurdum mucitlerini bu konuya el atmaları için uyarmayı da vazife bilirim.
Üstelik o eteği giymek de sanıldığı kadar kolay değildir, zira önce ağda, jilet veya benzeri bir yöntemle “çim biçme” operasyonu yapmanız gerekir.
Aynı tüyler, hatta daha sık ve kalın halleriyle, adeta bir orman şeklinde erkeklerde de mevcut olmalarına karşın örneğin bir kızın bıyıklı olması asla kabul edilemez.
“Bir elinde cımbız bir elinde ayna, umurunda mı dünya?” diyen şaire cevabımız; “Umurumuzda olmasaydı sizin gibi dolaşırdık” olurdu herhalde.
Erkekler bizim alışverişe olan düşkünlüğümüze de anlam veremezler. Çünkü eşiniz ya da babanız her düğüne aynı takım elbiseyle gidebilir ama siz 2 kere aynı abiyeyi giyseniz, burun kıvrılır. Dedikodular başlar.
Eşiniz evden sadece cüzdanını ve telefonunu alıp çıkabilir ama kadınlar çanta taşımak zorundadır.
Ah o çantada neler yoktur ki!
Bir kere kadın dediğin makyaj yapar. Çantasında mutlaka, ayna, fırça, toka, ruj, göz kalemi, allık, bunları gerektiğinde temizlemek için pamuk, selpak, ped, parfüm, törpü, su, kalem, not defteri vs pek çok şey bulunur.
Hatta genel olarak yanınızdaki erkek; “Şu cüzdanımı çantana koyar mısın, anahtarımı da al” şeklinde kendi üzerindeki ağırlıkları da size taşıtır. Lazım olduğunda “Bir selpak versene” der. Sonra bir de üstüne “Ya siz bu çantaları niye taşıyorsunuz, bak biz elimizi kolumuzu sallayarak dolaşıyoruz” diye söylenir.
Kadınsanız bazı yörelerde kiminle evleneceğinize ya da ne zaman evleneceğinize dahi karar veremezsiniz. Erkekler böyle basit konularla kendinizi yormanıza müsaade etmezler, centilmendirler.
Erkek yaparsa elinin, kadın yaparsa alnının kiridir zaten bazı şeyler.
Çocuk sahibi olmaya karar verdiyseniz 9 ay boyunca kusma, şişmanlama gibi çeşitli işkencelere katlanmak zorundasınızdır. Eşiniz ise büyük özveri ile belki bir gece aşerdiğiniz için çıkıp size yarım kilo erik almak zorunda kalıp yıllarca anlatır durur.
Eh çocuğun içerde temelli kalması da mümkün olmadığından bir şekilde sancı çekip doğurmak da gerekir.
Siz gece tatlı uykunuzdan uyanıp, ağlayan bebeğinizi emzirirken eşiniz; “Kalk çocuk ağlıyor” diyerek görevini tamamladıktan sonra rüyasına kaldığı yerden devam etmeye başlamıştır çoktan.
Sabah yarı uykulu işinize gitseniz bile eve döndüğünüzde yemek yapmalısınız çünkü bu da kadın işidir. Erkekler genellikle bu konuda iyi niyetli olsalar dahi yemek yapmayı “bilmedikleri” için size yardımcı olamazlar.
Bir kısmının da 2 yumurta kırdığı halde mutfağı savaş alanına çevirebilme yetenekleri olduğundan zaten siz yardım etmemelerini tercih edersiniz.
Erkek dilindeki en ağır küfürlerden biri ise tahminlerin aksine “feminist”tir. Yukarıdaki gibi cümleler kurmaya başladığınızda cevap yerine şu soru gelir hemen; “Sen başımıza feminist mi olacaksın?”
20 Ocak 2011 Perşembe
18 Ocak 2011 Salı
LAHANA TURŞUSU
LAHANA TURŞUSU
Eski Türk filmlerinde bazı klişeler vardır. Sevgililer ufak bir tartışma yaşar, gurur meselesi yapar, bakarsınız ertesi gün yıldırım nikâhıyla başkasıyla evlenivermiş.
Hangi arada buldun yeni kocayı (ya da karıyı) da evlendin bir günde? O nasıl bir aşktır ki delice sevdiğini söylerken başkasının kollarına atlatır seni birkaç saat içinde?
Tezatlıklar sadece eski filmlerde yok tabi, yeni dizilerden birinde ilk sahnede aşiret reisinin annesi, namazında niyazında yaşlı kadın portresi çizerken, ikinci sahnede uyuşturucu kaçakçılığı yapmayı reddeden oğluna hayat dersi verip azarlamakta. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu be teyzem?
Eh bu dizileri izleyen insanların da tutarsız olması gayet normal. Örneğin evlilik programında bir kıza talip olarak gelen erkek, neden onu seçtiği konusuna “başı örtülü, mutaassıp olduğu için seçtim” demekte. Ancak daha sonra bu mutaassıp kızın imam nikâhı adı altında nikâhsız bir birlikteliği 3 gün önce sona erdiğinden koca aramaya televizyona geldiği ortaya çıkmakta ve bu son derece normal karşılanmaktadır.
Türkiye’de televizyon ciddiye alınır. Dizide ölen kahramanın arkasından gazeteye ölüm ilanı verilir, cenaze namazı kılınır. Belki tüm bunları espri olarak kabul edebilirdim ta ki izlediğim dizideki bir bölüm, birkaç hafta sonra aynen başıma gelinceye kadar.
Dizide bir kumarhaneler kralının oğlu, evlerinden kargo şirketi elemanı gibi giyinen kişilerce çanta içinde kaçırılmakta ve fidye istenmekteydi.
Gerçekte ise müvekkilimin fabrikasında çalışan elemanlardan biri bir arkadaşıyla birlikte eski patronunun bebeğini aynı çanta yöntemiyle kaçırıp, hafta sonu müvekkilimin fabrikasında saklamıştı.
Sözkonusu elemanın çeşitli kereler arabayla beni evime kadar bıraktığını düşündükçe insanın tüyleri haliyle kirpileşiveriyor. Elemanın polisteki ifadesinde diziyi izledikten sonra bu yöntemle eve girmeye karar verdiklerini itiraf ettiğini de söylemek gerek.
Peki, aynı diziyi ben de seyretmiş olmama rağmen benim aklıma neden gördüklerimi tekrarlamak gelmemekte de yukarıdaki örneklerdeki insanların aklına gelmektedir?
Haberlerde kendini köprüden atmak isteyenlerin görüntülerinin gösterilmemesine karar verildikten sonra intiharların azalması; “15 dakikalığına da olsa ünlü olamayacaksam neden öleyim ki?” düşüncesinden mi kaynaklanmaktadır?
Ekranda izlediğimiz görüntüler o kadar etkileyicidir ki, filmin karakteri dolaptan bir kutu cola alınca, bizde de içme isteği uyanır ve bu yüzden bu tip gizli reklamlar yasaklanmaktadır.
Peki, ekranlardaki sigara ve alkolün üzeri özendirici olmasın diye sansürlenirken, hemen her dizide mevcut olan silahlar yavaş yavaş değil de bir anda öldürebildikleri için mi buzlanmaktan kurtulmaktadırlar?
Bence yasaklanacaksa gezelim görelim, yiyelim içelim konulu belgeseller acilen yasaklanmalıdır. Zira ekranlarda beni en çok etkileyen görüntüler bu programlarda yer almaktadır.
Allah’ın bazı şanslı kullarının tropik bir adada, deniz kıyısında, karides yerken üstüne bir de para kazanıyor olmaları hiç adil değil. Beni mesleğimden soğutan, gezmeye özendiren bu görüntüler acilen yasaklanmalıdır!
Eski Türk filmlerinde bazı klişeler vardır. Sevgililer ufak bir tartışma yaşar, gurur meselesi yapar, bakarsınız ertesi gün yıldırım nikâhıyla başkasıyla evlenivermiş.
Hangi arada buldun yeni kocayı (ya da karıyı) da evlendin bir günde? O nasıl bir aşktır ki delice sevdiğini söylerken başkasının kollarına atlatır seni birkaç saat içinde?
Tezatlıklar sadece eski filmlerde yok tabi, yeni dizilerden birinde ilk sahnede aşiret reisinin annesi, namazında niyazında yaşlı kadın portresi çizerken, ikinci sahnede uyuşturucu kaçakçılığı yapmayı reddeden oğluna hayat dersi verip azarlamakta. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu be teyzem?
Eh bu dizileri izleyen insanların da tutarsız olması gayet normal. Örneğin evlilik programında bir kıza talip olarak gelen erkek, neden onu seçtiği konusuna “başı örtülü, mutaassıp olduğu için seçtim” demekte. Ancak daha sonra bu mutaassıp kızın imam nikâhı adı altında nikâhsız bir birlikteliği 3 gün önce sona erdiğinden koca aramaya televizyona geldiği ortaya çıkmakta ve bu son derece normal karşılanmaktadır.
Türkiye’de televizyon ciddiye alınır. Dizide ölen kahramanın arkasından gazeteye ölüm ilanı verilir, cenaze namazı kılınır. Belki tüm bunları espri olarak kabul edebilirdim ta ki izlediğim dizideki bir bölüm, birkaç hafta sonra aynen başıma gelinceye kadar.
Dizide bir kumarhaneler kralının oğlu, evlerinden kargo şirketi elemanı gibi giyinen kişilerce çanta içinde kaçırılmakta ve fidye istenmekteydi.
Gerçekte ise müvekkilimin fabrikasında çalışan elemanlardan biri bir arkadaşıyla birlikte eski patronunun bebeğini aynı çanta yöntemiyle kaçırıp, hafta sonu müvekkilimin fabrikasında saklamıştı.
Sözkonusu elemanın çeşitli kereler arabayla beni evime kadar bıraktığını düşündükçe insanın tüyleri haliyle kirpileşiveriyor. Elemanın polisteki ifadesinde diziyi izledikten sonra bu yöntemle eve girmeye karar verdiklerini itiraf ettiğini de söylemek gerek.
Peki, aynı diziyi ben de seyretmiş olmama rağmen benim aklıma neden gördüklerimi tekrarlamak gelmemekte de yukarıdaki örneklerdeki insanların aklına gelmektedir?
Haberlerde kendini köprüden atmak isteyenlerin görüntülerinin gösterilmemesine karar verildikten sonra intiharların azalması; “15 dakikalığına da olsa ünlü olamayacaksam neden öleyim ki?” düşüncesinden mi kaynaklanmaktadır?
Ekranda izlediğimiz görüntüler o kadar etkileyicidir ki, filmin karakteri dolaptan bir kutu cola alınca, bizde de içme isteği uyanır ve bu yüzden bu tip gizli reklamlar yasaklanmaktadır.
Peki, ekranlardaki sigara ve alkolün üzeri özendirici olmasın diye sansürlenirken, hemen her dizide mevcut olan silahlar yavaş yavaş değil de bir anda öldürebildikleri için mi buzlanmaktan kurtulmaktadırlar?
Bence yasaklanacaksa gezelim görelim, yiyelim içelim konulu belgeseller acilen yasaklanmalıdır. Zira ekranlarda beni en çok etkileyen görüntüler bu programlarda yer almaktadır.
Allah’ın bazı şanslı kullarının tropik bir adada, deniz kıyısında, karides yerken üstüne bir de para kazanıyor olmaları hiç adil değil. Beni mesleğimden soğutan, gezmeye özendiren bu görüntüler acilen yasaklanmalıdır!
9 Ocak 2011 Pazar
YA ÇIKARSA?
YA ÇIKARSA?
Bugün Bağdat Caddesi’nde yürürken üzerimizden geçen bir kuş büyük abdestini önümüze yapıverdi.
Belli ki zavallının yediği bir şey midesine dokunmuş, motoru bozmuştu.
Bunun üzerine karşımıza çıkan piyangocudan bilet almaya karar veren arkadaşım, bana da bir bilet hediye etti.
İkimiz de her işte bir hayır olduğuna inanan tipler olduğumuzdan bugünkü buluşmamızda da bir hayır bulunduğuna, kuşun hacet gidermek için özellikle bizi seçtiğine ve piyangonun bana hediye ettiği bilete çıkacağına inanıverdik bir anda.
Ne de olsa aslında biz sadece bir bilet değil, umut ve hayaller satın almıştık az önce. Hayallerin de sınırı, duru durağı olmaz malum.
Para çıkarsa önce birer ev, otomobil, tekne ve ofis almaya karar verdik.
Evleri Boğaz manzaralı mı alalım Cadde’de mi alalım tartışmasından sonra 2’şer tane almaya karar verdik. Sonra tekneleri adalara bağlamaya karar verince, birer tane de adalardan almak zorunda kaldık.
Gerçi sonradan düşününce o kadar parayla çalışmamıza gerek olmadığı için, ofis almaktan önce vazgeçtik. Sonra adresimiz belli olsun, canımız isteyince çalışırız diye, almışken ofisleri de alalım dedik. Nasılsa para çok!
Caddede önünden geçtiğimiz galeriden otomobillerimizi de seçiverdik.
“Gerçi ben önce bir süreliğine dünyayı dolaşmaya çıkarım, benden haber alamazsan üzülmeyesin, gittiğim yerlerden birer e-kart atarım sana” dedim, bana az önce bileti hediye eden arkadaşıma.
Tabi söz konusu para çok olunca, aldı mı arkadaşımı bir telaş.
“Gitmeden bir protokol yapar, paraları nasıl harcayacağımızı kararlaştırırız tabi di mi?” dedi.
“Tabi” dedim, “istersen ben şimdi sana bilete verdiğin 3lirayı peşinen vereyim sonradan aramızda sorun olmasın!”
Ya işte böyle, para insanları bozuyor derlerdi de inanmazdım. Bu devirde arkadaşına bile güvenemiyor insan.
Neyse ben şimdilik yazıma son vermek zorundayım, internette tekne modellerine bakacağım.
Ne de olsa hayal kurmak için yalnızca 1 haftam kaldı.
Çıkmazsa da gider o kuşu bulur, tüylerini tek tek yolar, katrana bularım artık.
Ama ya çıkarsa?
Bugün Bağdat Caddesi’nde yürürken üzerimizden geçen bir kuş büyük abdestini önümüze yapıverdi.
Belli ki zavallının yediği bir şey midesine dokunmuş, motoru bozmuştu.
Bunun üzerine karşımıza çıkan piyangocudan bilet almaya karar veren arkadaşım, bana da bir bilet hediye etti.
İkimiz de her işte bir hayır olduğuna inanan tipler olduğumuzdan bugünkü buluşmamızda da bir hayır bulunduğuna, kuşun hacet gidermek için özellikle bizi seçtiğine ve piyangonun bana hediye ettiği bilete çıkacağına inanıverdik bir anda.
Ne de olsa aslında biz sadece bir bilet değil, umut ve hayaller satın almıştık az önce. Hayallerin de sınırı, duru durağı olmaz malum.
Para çıkarsa önce birer ev, otomobil, tekne ve ofis almaya karar verdik.
Evleri Boğaz manzaralı mı alalım Cadde’de mi alalım tartışmasından sonra 2’şer tane almaya karar verdik. Sonra tekneleri adalara bağlamaya karar verince, birer tane de adalardan almak zorunda kaldık.
Gerçi sonradan düşününce o kadar parayla çalışmamıza gerek olmadığı için, ofis almaktan önce vazgeçtik. Sonra adresimiz belli olsun, canımız isteyince çalışırız diye, almışken ofisleri de alalım dedik. Nasılsa para çok!
Caddede önünden geçtiğimiz galeriden otomobillerimizi de seçiverdik.
“Gerçi ben önce bir süreliğine dünyayı dolaşmaya çıkarım, benden haber alamazsan üzülmeyesin, gittiğim yerlerden birer e-kart atarım sana” dedim, bana az önce bileti hediye eden arkadaşıma.
Tabi söz konusu para çok olunca, aldı mı arkadaşımı bir telaş.
“Gitmeden bir protokol yapar, paraları nasıl harcayacağımızı kararlaştırırız tabi di mi?” dedi.
“Tabi” dedim, “istersen ben şimdi sana bilete verdiğin 3lirayı peşinen vereyim sonradan aramızda sorun olmasın!”
Ya işte böyle, para insanları bozuyor derlerdi de inanmazdım. Bu devirde arkadaşına bile güvenemiyor insan.
Neyse ben şimdilik yazıma son vermek zorundayım, internette tekne modellerine bakacağım.
Ne de olsa hayal kurmak için yalnızca 1 haftam kaldı.
Çıkmazsa da gider o kuşu bulur, tüylerini tek tek yolar, katrana bularım artık.
Ama ya çıkarsa?
31 Aralık 2010 Cuma
İKİBİNON-BİR
İKİBİNON-BİR
2010’un son günü yeni yıl dileklerimi yazmak geldi içimden.
Yeni yılda hiçbir şeyi ertelemeyeceğim. Bazı şeyleri daha başlamadan, en başından en sonunu kukumav kuşu gibi düşünüp, denemeden, yaşamadan rafa kaldırmayacağım. Cesur olacağım.
Ünlü filozofumuzun! dediği gibi; “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyeceğim.
“Herkes öldürebilir sevdiğini Dayı” diyeceğim, geçmişi maziye gömerken. Ne diyorum ben? Bu kadar çok dizi de seyretmeyeceğim!
Arkadaşlarıma daha çok vakit ayıracağım.
Kendimden başka hiç kimseden hiçbir şey beklemeyeceğim.
Dilin 9 boğum olduğunu unutmayıp bazen susacağım.
Bazen de o dilin bana konuşmak için verildiğini hatırlayıp sesimi daha çok çıkaracağım.
Haliyle kafam bu yüzden karışacak; o zaman en kötü kararın bile kararsızlıktan iyi olduğunu hatırlayıp, kestirip atacağım kangren olan yaramı.
Kimsenin mükemmel olmadığını hatırlayıp affedeceğim bazılarını; önce kendimden başlayacağım.
Deniz kenarında daha çok yürüyeceğim. Bir bebeğin kahkaha atmasını, bir köpeğin kuyruk sallamasını sağlayacağım her seferinde.
Gece 00.00 ile 00.01 arasında geçen 1 dakikanın hem hiçbir şeyi değiştirmediğini bileceğim hem de her şeyi değiştirebileceğine inanacağım. Umudumu hiç yitirmeyeceğim.
Gökkuşağını görmek için önce yağmurda ıslanmam gerektiğini hiç unutmayacağım. Yağmuru da seveceğim.
Her sabah yataktan kalktığımda ve Boğaz Köprüsü’nden her geçişimde yine şükredeceğim.
Beni mutsuz eden şeyleri hayatımdan çıkaracağım ki mutlu edenlere yer açılsın.
Her son yeni bir başlangıçtır. İkibinon-bir hepimiz için bereketli, sağlıklı, şanslı, huzurlu, aşk dolu, keyifli, eğlenceli, bol seyahatli, afiyetli, lezzetli, neşeli, çok denizli, umutlu, hayallerin gerçek olduğu bir başlangıç olsun.
Uzaklar yakın olsun. Sevenler kavuşsun, özlemini çekenler bebeklerini kucaklasın, borçlar ödensin, hastalar şifa bulsun, 5 lira fazla olsun kırmızı olsun, piyango bana çıksın, rüyalar gerçek olsun.
Yeni yılınız kutlu olsun.
2010’un son günü yeni yıl dileklerimi yazmak geldi içimden.
Yeni yılda hiçbir şeyi ertelemeyeceğim. Bazı şeyleri daha başlamadan, en başından en sonunu kukumav kuşu gibi düşünüp, denemeden, yaşamadan rafa kaldırmayacağım. Cesur olacağım.
Ünlü filozofumuzun! dediği gibi; “Sonunu düşünen kahraman olamaz” diyeceğim.
“Herkes öldürebilir sevdiğini Dayı” diyeceğim, geçmişi maziye gömerken. Ne diyorum ben? Bu kadar çok dizi de seyretmeyeceğim!
Arkadaşlarıma daha çok vakit ayıracağım.
Kendimden başka hiç kimseden hiçbir şey beklemeyeceğim.
Dilin 9 boğum olduğunu unutmayıp bazen susacağım.
Bazen de o dilin bana konuşmak için verildiğini hatırlayıp sesimi daha çok çıkaracağım.
Haliyle kafam bu yüzden karışacak; o zaman en kötü kararın bile kararsızlıktan iyi olduğunu hatırlayıp, kestirip atacağım kangren olan yaramı.
Kimsenin mükemmel olmadığını hatırlayıp affedeceğim bazılarını; önce kendimden başlayacağım.
Deniz kenarında daha çok yürüyeceğim. Bir bebeğin kahkaha atmasını, bir köpeğin kuyruk sallamasını sağlayacağım her seferinde.
Gece 00.00 ile 00.01 arasında geçen 1 dakikanın hem hiçbir şeyi değiştirmediğini bileceğim hem de her şeyi değiştirebileceğine inanacağım. Umudumu hiç yitirmeyeceğim.
Gökkuşağını görmek için önce yağmurda ıslanmam gerektiğini hiç unutmayacağım. Yağmuru da seveceğim.
Her sabah yataktan kalktığımda ve Boğaz Köprüsü’nden her geçişimde yine şükredeceğim.
Beni mutsuz eden şeyleri hayatımdan çıkaracağım ki mutlu edenlere yer açılsın.
Her son yeni bir başlangıçtır. İkibinon-bir hepimiz için bereketli, sağlıklı, şanslı, huzurlu, aşk dolu, keyifli, eğlenceli, bol seyahatli, afiyetli, lezzetli, neşeli, çok denizli, umutlu, hayallerin gerçek olduğu bir başlangıç olsun.
Uzaklar yakın olsun. Sevenler kavuşsun, özlemini çekenler bebeklerini kucaklasın, borçlar ödensin, hastalar şifa bulsun, 5 lira fazla olsun kırmızı olsun, piyango bana çıksın, rüyalar gerçek olsun.
Yeni yılınız kutlu olsun.
19 Aralık 2010 Pazar
NASILSIN?
NASILSIN?
Cevabını beklemeden sorduğumuz sorular vardır hayatta. Nasılsın? deriz karşılaşınca ama cevabını beklemeyiz.
Klişedir, alışkanlıkla sorulur. Karşıdaki de bunu bildiğinden iki eli kanda olsa; “İyiyim” der.
Eğer anlatmaya çekiniyor ama yine de “İyiyim” diyemeyecek kadar kötüyse; “İyi diyelim, iyi olalım” der bir gülümsemeyle.
“İyi diyelim” aslında “iyi değilim” demektir.
Gözlerine bakarsanız hüznü görürsünüz. Ama aceleniz vardır. Gözlerine bakmayı es geçersiniz bilerek, ne de olsa aslında siz de iyi değilsinizdir o kadar. Öyle ki bir ah çekseniz karşıki dağlar yıkılacaktır. “Allah iyilik versin” der, geçersiniz.
Kimi insanlar da vardır, gelir size derdini anlatır, tüm yükünü boşaltır sizin omuzlarınıza, rahatlar ve gider. Size “Nasılsın?” demeden.
Çünkü bilir ki kimse dertsiz değildir şu dünyada. Hazır yükünü boşlatmışken, yenisini neden alsın omzuna? Hem de başkasının yüküyken sözkonusu olan. Adaam sen de!
Kimisi ise zalimdir. Sizin iyi olmanızı istemez. Siz anlatmak istemeseniz de deşer de deşer. Kendisi iyi olmadığı için, kimse iyi olmasın ister. Kendinden daha kötü hisseden birini bulunca sevinir içten içe.
Kimisi ise gözlerinize bakar, hüznü görür siz daha söylemeden, sisi dağıtmak için uğraşır. Bir yerlerden bulur buluşturur, gökkuşağını getirir. Gökyüzünü boyar maviye.
Peki, siz bugün nasılsınız?
Cevabını beklemeden sorduğumuz sorular vardır hayatta. Nasılsın? deriz karşılaşınca ama cevabını beklemeyiz.
Klişedir, alışkanlıkla sorulur. Karşıdaki de bunu bildiğinden iki eli kanda olsa; “İyiyim” der.
Eğer anlatmaya çekiniyor ama yine de “İyiyim” diyemeyecek kadar kötüyse; “İyi diyelim, iyi olalım” der bir gülümsemeyle.
“İyi diyelim” aslında “iyi değilim” demektir.
Gözlerine bakarsanız hüznü görürsünüz. Ama aceleniz vardır. Gözlerine bakmayı es geçersiniz bilerek, ne de olsa aslında siz de iyi değilsinizdir o kadar. Öyle ki bir ah çekseniz karşıki dağlar yıkılacaktır. “Allah iyilik versin” der, geçersiniz.
Kimi insanlar da vardır, gelir size derdini anlatır, tüm yükünü boşaltır sizin omuzlarınıza, rahatlar ve gider. Size “Nasılsın?” demeden.
Çünkü bilir ki kimse dertsiz değildir şu dünyada. Hazır yükünü boşlatmışken, yenisini neden alsın omzuna? Hem de başkasının yüküyken sözkonusu olan. Adaam sen de!
Kimisi ise zalimdir. Sizin iyi olmanızı istemez. Siz anlatmak istemeseniz de deşer de deşer. Kendisi iyi olmadığı için, kimse iyi olmasın ister. Kendinden daha kötü hisseden birini bulunca sevinir içten içe.
Kimisi ise gözlerinize bakar, hüznü görür siz daha söylemeden, sisi dağıtmak için uğraşır. Bir yerlerden bulur buluşturur, gökkuşağını getirir. Gökyüzünü boyar maviye.
Peki, siz bugün nasılsınız?
7 Kasım 2010 Pazar
EVSAHİPÇE
Ev sahiplerinin kullandığı bir yabancı dil var, çeşitli şiveleri olsa da genel olarak “Evsahipçe” diyebiliriz bu dile.
Evsahipçe dilini bilmeyenler için, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayıp pratik bir sözlük hazırladım, ev ararken aman ha yanınızdan ayırmayın.
Evimiz doğa manzaralıdır; ev dağ başında, arada kurtlar iniyor, kar yağarsa işe gidemezsiniz, bedava tatil fena mı?
Şehir manzaralıdır; bak bak karşıdaki apartmana bak, bir şey gördüğümüz yok, trafik gürültüsünden korunmak için geceleri kulağınıza pamuk tıkamayı unutmayınız.
Evimiz müstakildir ; e gecekondudan bozduk, tapusu da yok zaten, yarın öbür gün zabıta yıkmaya gelirse idare ediverin durumu.
Kutu gibi pek şirin ; ev çok küçük, metrajını yazmaya bile utandık.
Taşınmadan önce eşya detoksu yapın, fazlalıkları atın, işte fengshui falan öğrenin onu da biz mi düşüneceğiz?
Ev bahçe katı ama ilanda rutubet yok yazıyorsa; mutlaka daha önce olmuş ancak siz gelmeden az önce boya ile kapatılmış demektir. Üzülmeyin, kışın yağmurda mantar yetiştiriciliğine falan başlarsınız, ek gelir olur.
Evimiz huzurlu, sakin bir muhittedir; kuş uçmaz kervan geçmez; taksi, dolmuş ara ki bulasın, ne gürültüsü olacak ki?
90m2 ve geniştir; bu metrekareler her dilde aynı diye biliyorum ama Evsahipçe’de biraz daha geniş oluyor herhalde 90m2
Sıcak aile apartmanıdır; 1.katta biz,2. Katta kayınçolar, 3. Katta halamgiller en üstte de kaynanam oturuyor. Hele ki bir misafiriniz gelsin, sesiniz fazla çıksın, süpürgeyi vuru vuru veririz tavana. Kaloriferi de nenemgil üşürse yaz günü bile yakarız, boşuna sıcak demedik di mi?
Ultra lüks; 30 senelik apartmana bir jakuzi koyduk, salonda şömine, balkonda da barbekü var ama ikisi de süs, sakın yakmaya falan kalkmayın, üst kattan tütüyor.
Sahile 15 dakika; tabi biz de 15 dakikada gitmek isterdik ama ancak maraton koşucuları o sürede gidebiliyor, bizimki anca yarım saat, bilemedin 45 dakika sürüyor, yaşlılık işte.
Sıfırlanmış daire; Eh, 40 senelik daire eskidi haliyle, biz de duvarları boyattık, mutfağa 2 dolap yaptırdık o yani, yoksa fazla açıp kapatmayın pencerenin kolu elinizde kalır, vantilatör neyinize yetmiyor canım.
Boğaz ve köprü manzaralı; Şimdi tek gözünüzü kapatın, şöyle parmağımın olduğu yöne doğru dikkatlice bakın; bir mavilik gördünüz mü o iki apartmanın arasından? Hah işte orası deniz!
Evimizi beğendiyseniz şartları konuşalım; 1 kira peşin, 2 aylık depozit, maaş bordronuz, çıktığınız evden alacağınız iyi hal kâğıdınız, 1 senenin sonunda %50 zam yapmazsanız çıkacağınıza dair taahhüt, 2 kefil, bir de ananızın nikahını getirirseniz ev sizindir. Güle güle oturun.
Evsahipçe dilini bilmeyenler için, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayıp pratik bir sözlük hazırladım, ev ararken aman ha yanınızdan ayırmayın.
Evimiz doğa manzaralıdır; ev dağ başında, arada kurtlar iniyor, kar yağarsa işe gidemezsiniz, bedava tatil fena mı?
Şehir manzaralıdır; bak bak karşıdaki apartmana bak, bir şey gördüğümüz yok, trafik gürültüsünden korunmak için geceleri kulağınıza pamuk tıkamayı unutmayınız.
Evimiz müstakildir ; e gecekondudan bozduk, tapusu da yok zaten, yarın öbür gün zabıta yıkmaya gelirse idare ediverin durumu.
Kutu gibi pek şirin ; ev çok küçük, metrajını yazmaya bile utandık.
Taşınmadan önce eşya detoksu yapın, fazlalıkları atın, işte fengshui falan öğrenin onu da biz mi düşüneceğiz?
Ev bahçe katı ama ilanda rutubet yok yazıyorsa; mutlaka daha önce olmuş ancak siz gelmeden az önce boya ile kapatılmış demektir. Üzülmeyin, kışın yağmurda mantar yetiştiriciliğine falan başlarsınız, ek gelir olur.
Evimiz huzurlu, sakin bir muhittedir; kuş uçmaz kervan geçmez; taksi, dolmuş ara ki bulasın, ne gürültüsü olacak ki?
90m2 ve geniştir; bu metrekareler her dilde aynı diye biliyorum ama Evsahipçe’de biraz daha geniş oluyor herhalde 90m2
Sıcak aile apartmanıdır; 1.katta biz,2. Katta kayınçolar, 3. Katta halamgiller en üstte de kaynanam oturuyor. Hele ki bir misafiriniz gelsin, sesiniz fazla çıksın, süpürgeyi vuru vuru veririz tavana. Kaloriferi de nenemgil üşürse yaz günü bile yakarız, boşuna sıcak demedik di mi?
Ultra lüks; 30 senelik apartmana bir jakuzi koyduk, salonda şömine, balkonda da barbekü var ama ikisi de süs, sakın yakmaya falan kalkmayın, üst kattan tütüyor.
Sahile 15 dakika; tabi biz de 15 dakikada gitmek isterdik ama ancak maraton koşucuları o sürede gidebiliyor, bizimki anca yarım saat, bilemedin 45 dakika sürüyor, yaşlılık işte.
Sıfırlanmış daire; Eh, 40 senelik daire eskidi haliyle, biz de duvarları boyattık, mutfağa 2 dolap yaptırdık o yani, yoksa fazla açıp kapatmayın pencerenin kolu elinizde kalır, vantilatör neyinize yetmiyor canım.
Boğaz ve köprü manzaralı; Şimdi tek gözünüzü kapatın, şöyle parmağımın olduğu yöne doğru dikkatlice bakın; bir mavilik gördünüz mü o iki apartmanın arasından? Hah işte orası deniz!
Evimizi beğendiyseniz şartları konuşalım; 1 kira peşin, 2 aylık depozit, maaş bordronuz, çıktığınız evden alacağınız iyi hal kâğıdınız, 1 senenin sonunda %50 zam yapmazsanız çıkacağınıza dair taahhüt, 2 kefil, bir de ananızın nikahını getirirseniz ev sizindir. Güle güle oturun.
1 Eylül 2010 Çarşamba
KEYFİMİN KÂHYASI

3 yaşındaki çocukla lego oynarken çocuk olmayı da, 80 yaşındaki ihtiyar delikanlının benimle çapkınca flört etmesini de eğlenceli buluyorum.
Yatağının üzerinde minicik bir örümcek gördüğünde korkan kadının 8.kat penceresinin pervazında korkusuz bir dağcı edasıyla cam silmesini izlemeyi seviyorum.
Oruçluyken bikinimle havuzda serinlemeye bayılıyorum. Sizinkini bilemem ama ne havuz suyu ne de deniz suyu orucumu bozar benim.
Alkolsüz geçen Ramazan’dan sonra bayramda kahvenin yanında nane likörü ikram edilmesini de seviyorum, lokumla çok yakıştırıyorum birbirlerine.
Şıkır şıkır elbiselerle senfoni orkestrasını huşu içinde dinlemek kadar, İstiklal’de bir rock barda bağıra çağıra şarkı söyleyip dans etmeyi de seviyorum.
Saros’un sessiz kimsesizliğinde çadırımdan yıldızları ve ateş böceklerini izlerken de, Bodrum’un 5 yıldızlı otellerinde olduğu kadar kendimi evimde hissedebiliyorum.
Okuduğum kadar yazmayı, dinlediğim kadar anlatmayı, hediye aldığım kadar vermeyi, sevdiğim kadar sevilmeyi seviyorum.
Gülmeyi de, kahkahalardan gözümden akan yaşları da seviyorum.
Sahaftan okunmuş kitapları almayı da yepyeni ambalajları yırtmayı sevdiğim kadar seviyorum.
Mesai saatinde ipek eldivendeki demir yumruk olup, akşam evde annemin kızı olup şımarıyorum.
Günübirlik Sinop’a, Antalya’ya tek başıma gidip, konser dönüşü birinin beni evime bırakmasını bekliyorum.
Işıkla karanlığın tezadını, siyah ceketin kenarındaki beyaz biyeleri çok şık buluyorum.
Salı pazarında da, lüks bir alışveriş merkezinde de saatler harcayabilirim.
Hayatın bana sunduğu tüm bu tezatlıklardan keyif alıyorum.
Anladım ki ben sadece dengesizlikleri, huzursuzlukları, belirsizlikleri sevmiyorum.
Yüzüme gülüp arkamdan konuşanları sevmediğim kadar, telefon etmesi umulan sevgili aramadığında hissedilen gelgitleri, acabaları yaşamayı da kararsızlık anlarını da sevmiyorum.
Ben yaşamayı seviyorum.
Birilerinin bana kurallar dayatmasına izin vermeden, aklıma estiği gibi o anki ruh halim neyi istiyorsa onu yapıyorum. Kimse kâhyalık için başvurmaya zahmet etmesin, keyfime kâhya tutmaya niyetim yok, kendi işimi kendim hallederim ben ama köprü trafiğinde arabayı şoför kullanabilir her işi de kendim yapmak zorunda değilim di mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)