Günlük burç falınız
Elektrik icat edilmeden önce televizyon seyretmek, internette “chat yapmak” gibi seçenekleri fazla olmadığından olsa gerek, insanlar gökyüzünü incelemişler.
Geceleri ışık da olmayınca, yıldızlar çıplak gözle bile net bir şekilde görüldüğünden onlara anlamlar yükleyip vakit geçirmişler.
Çocuk dergilerindeki bilmecelerde noktaları birleştirip resmi ortaya çıkarmamız gibi, eski insanlar da, birbirine yakın olan yıldızları çeşitli figürlere benzetmişler.
Doğal olarak da o sırada çevrede ne varsa, ona benzetmişler; koç, boğa, yengeç, aslan,balık ..
Burçları günümüzde tanımlayacak olsaydık muhtemel isimleri; uçak, ufo, televizyon, bilgisayar olurdu.
Yıldız haritası yerine google earth denirdi belki de.
Ben burçlara inanmam, dünya üzerinde 12 çeşit insan olduğuna kimse inandıramaz beni derim. Bunu söylediğimde “ama yükselenler farklı” gibi cevaplar alırım. Ay burcu,yılan burcu gibi kombinasyonlarla insanları sınıflandırıyorlar.
Terazi burcuyum, yükselenim de terazi. Terazi burcunun özelliklerine bakınca; keskin zekası, dayanılmaz gülüşü, sanatseverliği, diplomatlığı, adalet severliği gibi özellikleri olan burcumun gerçek olduğuna birden inanır hale geliyorum.
Burçlara inanmam diye başlayan cümlemi, evet zeki ve güzel bir teraziyim ben diye bitirince de terazinin aslında dengeyi bulana kadar zaman zaman dengesiz olabildiği yönündeki yorumlar aklınıza gelebilir, gelmesin! Ben terazinin yalnızca iyi özelliklerini aldım, kötü özelliklerini kıskanç akrep çaldı zaten benden!
Evlilik programlarında bile ilk soru olarak “burcunuz ne ?“diye soruluyor. Benim bildiğim önce eğitimi, mesleği sorulur.
Malum kendisi doğmadan 5 yıl önce ölen abisinin nüfus cüzdanını kullanan insanların ülkesindeyiz, belki adam burcunu yanlış biliyor. Sırf bu yüzden gül gibi kısmeti tepip evde kalacaksın haberin yok.
En çok da gazetelerdeki günlük burç yorumlarına gülüyorum. Küçükken abimle bir gazetenin bir hafta boyunca yayınladığı falları yan yana koymuş ve aynı yorumları her gün farklı bir burca, noktasına bile dokunmadan yazdıklarını keşfetmiştik.
Sevgili kova burcu, demem o ki, bugünkü burcunda loto oynamalısın yazdığı halde oynayamadıysan, yarın bir ikizlere rica et senin yerine oynasın.
Sevgili boğa, bugün kırmızı ışıklardan uzak dur, ehliyetine ceza yazılabilir.
Sevgili balık, bugün Galata Köprüsü civarında yüzme, oltaya gelme. Bir de büyük balıklara dikkat et.
Sevgili oğlak, ne zaman büyüyeceksin, senin yaşındaki keçiler çoktan çoluğa çocuğa karıştı.
Sevgili Yengeç sen de yan yan yürümeyi bırak artık, iki adım ileriye gidemiyorsun.
Tüm burçlar bölünmeyip birleşirseniz; bundan sonra daha çok güleceksiniz, gülümsemenizi bulaştıracaksınız.
5 Mayıs 2010 Çarşamba
3 Mayıs 2010 Pazartesi
YEMEMEKTEYİZ
YEMEMEKTEYİZ
Uzun süredir ekranlarda bir yemek yarışması var. Bu programı bir yabancı, örneğin bir İngiliz ya da İsveçli seyretse Türkleri nasıl tanırdı diye düşünmeden edemedim.
İşte size bu programı 1 hafta boyunca izleyecek bir yabancının Türkler hakkında edineceği ilk izlenimler;
Her beş Türk’ten biri halkla ilişkiler uzmanı, biri şarkıcı, biri efemine, bir tanesi de vejetaryendir. Her 3 kadından en az ikisi platin sarısı saçlıdır.
Önüne konulan enginarı kerevizden ayırt edemese de, Türk halkının tamamı gurmedir. Zira gurmeliği “asla dereotu yememek” gibi farklı kriterlere dayandırarak, yemek seçmek olarak algılamaktadır.
Müslüman bir ülke olan Türkiye’de kadınlar yemek yaparken bile dekolte giyinmektedir.
5 kişilik ev davetlerinde bile uzun saten tuvaletler, kuaförde yapılı saçlar, derin dekolteler, ötrişler ile misafire verilen değer gösterilmektedir.
Türk evlerinde sofra düzeni de oldukça gösterişlidir. Masa örtüsü üzerine mutlaka bir runner serilmekte, gümüş şamdanlar ve cenaze çelengi boyutunda bir çiçek ortaya konarak davetlilerin birbirlerini görmeleri kısmen engellenmektedir. Zira Türkler bilinen anlamda misafirperver değildir.
Evlerine ilk kez gelen konuğa Türk misafirperverliği gereği galoş giydirilmektedir. Bu hijyenik karşılama üzerine misafirler de ev sahibinin mutfak dolaplarını karıştırmak suretiyle hijyen denetimine kendisinin de en az ev sahibi kadar önem verdiğini kanıtlamaktadır.
Konuklar ev sahibinin dağınıklığını, beceriksizliğini kibarca yüzüne vurmakta, tatlı tatlı atışmalarla yemek yenmektedir.
Türkler formlarını sofradan doymadan kalkmalarına borçludur. Daha doğrusu, tabağa konulan yiyecekler bıçağın ucu ile ameliyat yapan cerrah edasıyla şöyle bir didiklenmekte, birkaç lokma yendikten sonra pişmemiş veya fazla pişmiş tarzında bir eksikliği söylenmek suretiyle terk edilmektedir.
Türklerin nazar değeceğine ilişkin inanışları da sofradaki konuşmalarda oldukça etkili olmaktadır. Davetliler önlerine konulan yemeği beğendiklerini asla söylememekte, teşekkür etmek yerine “bunun tuzu eksik”,”benim bildiğim analıkızlı çorbası böyle yapılmıyor” demek suretiyle ev sahibine nazar değmesine engel olmaya çalışmaktadırlar.
Hatta işi daha da ileri götürüp saçından kopardığı bir tel saçı tabağına koyarak, ev sahibini ömür boyu nazardan korumaya çalışanlar da takdire şayandır.
Türklerin en çok bilinen yemekleri paçanga böreği, mercimek çorbası, makarna ve bizim aslında İtalyanlara ait olduğunu sandığımız tiramisu tatlısıdır. Öyle ki Türkiye’de yaşayan bir İtalyan’ın katıldığı bölümde “elin İtalyan’ı tiramisu yapmayı Türklerden iyi mi bilecek” demek suretiyle kendisine doğrusunu öğretmiş, haddini bildirmişlerdir.
Türkler asla kinci insanlar değildir. Gecenin sonunda yarışmacılardan şarkıcı olanı, diğerlerine sürpriz yaparak şarkı söylemekte, az önce saç saça baş başa kavga etmiş olan diğerleri de bir şey olmamış gibi karşılıklı göbek atarak işi tatlıya bağlamaktadırlar.
Yine nazar inanışları gereği, puanlama aşamasında da birbirlerine 10 üzerinden 2-3 gibi düşük puanlar vererek, arkadaşlarını nazardan korumak için üstün çaba gösteren fedakâr insanlardır Türkler.
Uzun süredir ekranlarda bir yemek yarışması var. Bu programı bir yabancı, örneğin bir İngiliz ya da İsveçli seyretse Türkleri nasıl tanırdı diye düşünmeden edemedim.
İşte size bu programı 1 hafta boyunca izleyecek bir yabancının Türkler hakkında edineceği ilk izlenimler;
Her beş Türk’ten biri halkla ilişkiler uzmanı, biri şarkıcı, biri efemine, bir tanesi de vejetaryendir. Her 3 kadından en az ikisi platin sarısı saçlıdır.
Önüne konulan enginarı kerevizden ayırt edemese de, Türk halkının tamamı gurmedir. Zira gurmeliği “asla dereotu yememek” gibi farklı kriterlere dayandırarak, yemek seçmek olarak algılamaktadır.
Müslüman bir ülke olan Türkiye’de kadınlar yemek yaparken bile dekolte giyinmektedir.
5 kişilik ev davetlerinde bile uzun saten tuvaletler, kuaförde yapılı saçlar, derin dekolteler, ötrişler ile misafire verilen değer gösterilmektedir.
Türk evlerinde sofra düzeni de oldukça gösterişlidir. Masa örtüsü üzerine mutlaka bir runner serilmekte, gümüş şamdanlar ve cenaze çelengi boyutunda bir çiçek ortaya konarak davetlilerin birbirlerini görmeleri kısmen engellenmektedir. Zira Türkler bilinen anlamda misafirperver değildir.
Evlerine ilk kez gelen konuğa Türk misafirperverliği gereği galoş giydirilmektedir. Bu hijyenik karşılama üzerine misafirler de ev sahibinin mutfak dolaplarını karıştırmak suretiyle hijyen denetimine kendisinin de en az ev sahibi kadar önem verdiğini kanıtlamaktadır.
Konuklar ev sahibinin dağınıklığını, beceriksizliğini kibarca yüzüne vurmakta, tatlı tatlı atışmalarla yemek yenmektedir.
Türkler formlarını sofradan doymadan kalkmalarına borçludur. Daha doğrusu, tabağa konulan yiyecekler bıçağın ucu ile ameliyat yapan cerrah edasıyla şöyle bir didiklenmekte, birkaç lokma yendikten sonra pişmemiş veya fazla pişmiş tarzında bir eksikliği söylenmek suretiyle terk edilmektedir.
Türklerin nazar değeceğine ilişkin inanışları da sofradaki konuşmalarda oldukça etkili olmaktadır. Davetliler önlerine konulan yemeği beğendiklerini asla söylememekte, teşekkür etmek yerine “bunun tuzu eksik”,”benim bildiğim analıkızlı çorbası böyle yapılmıyor” demek suretiyle ev sahibine nazar değmesine engel olmaya çalışmaktadırlar.
Hatta işi daha da ileri götürüp saçından kopardığı bir tel saçı tabağına koyarak, ev sahibini ömür boyu nazardan korumaya çalışanlar da takdire şayandır.
Türklerin en çok bilinen yemekleri paçanga böreği, mercimek çorbası, makarna ve bizim aslında İtalyanlara ait olduğunu sandığımız tiramisu tatlısıdır. Öyle ki Türkiye’de yaşayan bir İtalyan’ın katıldığı bölümde “elin İtalyan’ı tiramisu yapmayı Türklerden iyi mi bilecek” demek suretiyle kendisine doğrusunu öğretmiş, haddini bildirmişlerdir.
Türkler asla kinci insanlar değildir. Gecenin sonunda yarışmacılardan şarkıcı olanı, diğerlerine sürpriz yaparak şarkı söylemekte, az önce saç saça baş başa kavga etmiş olan diğerleri de bir şey olmamış gibi karşılıklı göbek atarak işi tatlıya bağlamaktadırlar.
Yine nazar inanışları gereği, puanlama aşamasında da birbirlerine 10 üzerinden 2-3 gibi düşük puanlar vererek, arkadaşlarını nazardan korumak için üstün çaba gösteren fedakâr insanlardır Türkler.
23 Nisan 2010 Cuma
İroni

İroni
Yerim onu diye severiz biz, küçük sevimli bebekleri ama bunu bir kuzuya söyleyince haliyle ironik oluyor.
Siz hiç bir aslanın avını yemeden önce, bir ceylanı patileriyle okşadığını, ne şekersin sen öyle dediğini gördünüz mü?
Ama insanoğlu kurban bayramından birkaç gün önce satın aldığı koyunu besleyip, sevebilir sonra da kavurmasını afiyetle yiyebilir.
Veteriner olmak da bu açıdan bakıldığında ilginçtir. Tedavi ettiği hastalarını mangalda pişirip yiyebilen bir meslek erbabı daha yoktur şu dünyada.
Bir de falcılar vardır; size geleceği görebildiklerini söylerler ama ben şimdiye kadar sayısal loto sonuçlarını görüp ikramiye kazanmış falcı duymadım.
Şişman bir diyetisyene veya kendisi de boşanmış olan bir aile terapistine güvenebilmek de pek kolay değildir.
Eski sevgili arkasından “unuttum ben onu” demek de hayli ironiktir aslında; çünkü gerçekten unuttuğunuz birini unuttuğunuzu bile fark etmezsiniz, sizin için öyle biri zaten yoktur artık, var olmayan birini de haliyle unutamazsınız.
Alarm çalmadan erkenden uyanabildiğiniz tek günün aslında bayram tatiline denk gelmesi gibi, arabayı her yıkattığınızda ya da evin camlarını her sildiğinizde yağmur yağması da kaçınılmazdır.
6yıl tıp fakültesinde okuyup,4 yıl da asistanlık yapıp uzman olan bir doktorun ilkokulu dahi bitiremeyen ağlak sesli şarkıcının yüzde biri kadar bile kazanamıyor olmasına şaşırmadığımız gibi, köprü geçişinin ücretsiz olduğu gün, köprüden geçişin hızlanacağı yerde kilitlenmesine de şaşırmayız.
Çünkü hayat genellikle bizimle dalga geçer. Bize düşen de alınganlık göstermek yerine hayatla dalga geçmektir.
22 Mart 2010 Pazartesi
Rest-i izdivaç

71 yaşındaki Ferhat Amca 56 yaşındaki Şirin Teyze’ye talip olarak geldi.Hadi ben sizleri baş başa bırakayım da kumrular kaynaşsın efendim.
Hanımefendi az önce damat adayınızın özelliklerini sayıyordunuz ya evi olsun, arabası olsun, yatı olsun
Potunuzu görüyorum ve arttırıyorum, benim annem sizlere ömür yani kaynana dırdırınız olmayacak, çocuğum da yok, çöpsüz üzümüm efendim. Sizin elinizde ne var ?
Gençken Ajda Pekkan’a da benzetirlerdi çok güzelimdir, takıp takıştırmayı severim, çok da güzel dolma sararım,on parmağımda on marifet ama bu yaştan sonra çalışamam hizmetçi de tutarsınız artık, elimi sıcak sudan soğuk suya sokamam.
Gezmeyi sever misiniz ben çok severim her düğüne giderim, göbek atmaya bayılırım,bakın atayım hemen şuracıkta da yandan oh ohhh
Ben de gezmeyi severim,bütün hayatımın intikamını şu kalan birkaç yılımda almam lazım zira.
Yalnız bir sorun var burcunuz neydi sizin? Boğa burcuysanız mümkün değil anlaşamayız eski kocam da boğaydı, boynuzladıydı beni kör olasıca
İnek burcuyum efendim, sağılmalık cinsinden, yükselenim de öküz
Harika!Öküzlere taparım ben,çok iyi anlaşırız.
Tamamen duygusal,çok dürüst bir bayansınız tam hayalimdeki gibi, paravanı açalım lütfen
Bu yapma çiçekleri sizin için getirdim, olur da anlaşamazsak başka taliplerime de veririm, israf olmasın efendim.
Ay çok kibarsınız, görür görmez elektrik aldım.
Bakın gelirken benim de içime doğmuş gibi yüzüğümü de cebimde getirdim hemen sözlenelim,vakit nakittir. Rest-i izdivacınıza talibim efendim.
17 Mart 2010 Çarşamba
Mutfakta biri mi var?

Bazı evlerde yılda birkaç kez, belki özel bir gün kutlanacağından, belki de birkaç ay boyunca “geçen gün bir yemek yaptım, parmaklarını yersin” diye ballandırarak anlatabilmek amacıyla erkek mutfağa girer.
Erkekler yemek yapmak üzere mutfağa girdiklerinde önce cerrahın hemşiresinden neşter istemesi edasıyla sizden bir şeyler isterler.
Şu soğanları doğrar mısın, domatesleri de soyuver, sofrayı kurdun mu?
Tuzu bulamıyorum, nerdeydi? Süzgeci verir misin canım
E bunları ben yaptıktan sonra o yemeği sen mi yapmış oluyorsun?
Yemek bir şekilde pişer ve sofradaki yerini alır.
Bu aşamada erkeğin yemeği yaparken, ki bu yemek çoğunlukla aslında basit bir spagettiden ibaret olmasına rağmen, ne tür püf noktalarından yararlandığını, yemek yapmanın inceliklerini, aslında en iyi aşçıların zaten erkek olduklarını dinlemeniz gerekmektedir.
Siz her gün 4 kap yemeği önüne koymanıza rağmen bir kez bile eline sağlık dememiş olabilir ama siz siz olun,ona ne kadar lezzetli,muhteşem bir yemek yapmış olduğunu söyleyerek birkaç yüz kere teşekkür etmeyi ihmal etmeyin.
Sonra maazallah bir daha mutfağa girmez, hevesini kaçırmayın adamın.
Mutfağa girmek demişken, yemek yapma faslı bittikten sonra mutfağın savaş alanına dönmesine de katlanmanız gerekir.
Yemeği ben yaptım bulaşıkları da sen yıka hayatım.
Efendim? Yemeği sen yapmıştın di mi :)
Sonrası malum tabi kumandayı ele geçirip; maç da başlıyor, bir yorgunluk kahvesi yaparsın artık bana di mi tatlım :)
Not:Bu yazıdaki kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünü olup gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi bulunmamaktadır. :)
4 Mart 2010 Perşembe
Hıyar ve Karpuz
Hıyarın da karpuzun da ortak yanları vardır elbet; ikisinin de %80’i sudur aslında ve dışarıdan bakınca ikisi de yeşil kabukludur.Bu sebepten ötürü bazen yanılıp karpuz zannedip hıyar yemişliğimiz,prens zannedip kurbağa öpmüşlüğümüz de vardır.
Yediğimiz kazıkların toplamına de deneyim dememiz bundandır. Aslında ayırmak o kadar da zor değil.
Karpuzun sert ve sağlam bir kabuğu vardır. Dışarıdan bakınca koyu yeşil takım elbisesini giymiş ağır ve ciddi bir erkek ama kestiğinizde içinden kıpkırmızı neşeli, biraz da çekirdekli nefis bir meyve çıkar.
Eh,o kadar kusur kadı kızında da olur. Hatta tadını çıkarmayı bilenlerdenseniz o çekirdekleri bile yiyebilirsiniz pekala.
Kadınlar da bunu bekler bir erkekten aslında. Dışarıya karşı olması gerektiği kadar sağlam ve koruyucu ama bize karşı yumuşacık, lezzetli ve renkli.
Hıyarı kesince kabuğuna göre ancak birkaç ton açık bir yeşil renk çıkar ki, karpuzla farkı hemen anlarsınız.
Biz kendi işimizi yapsak da hatta o iş için tek başımıza günübirlik ülkenin öteki ucuna gitsek de gece beraber dışarı çıktığımızda erkek tarafından kapıya kadar bırakılmayı bekleriz.
Üşüyünce ceketini versin, karpuz kollarıyla bizi sarsın isteriz.
Karpuz kiraz yemeye kalkarsa da, biz o karpuzu sepet şeklinde oyup, içine bütün meyveleri doldurmayı da biliriz.
Merve Gürcan
@mervethemermaid
not:Bu yazı Ayse Aral'ın Çilek ve Karpuz yazısına ithafen yazılmıştır
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13987951.asp?yazarid=344
3 Mart 2010 Çarşamba
post op bir yazı

08.12.2008 bayramın ilk günüydü trenle Sapanca’ya gittim,annemler istasyonda bekliyordu.Kartepe’ye gidip kayak yapacaktık.
Merdivenlere doğru yöneldiğimde abim yandaki yük vagonunun üstünden atlayıp arabaya varmıştı bile.
Annem de bana seslendi “sen de atla yürüme boşuna”.
Atladım ve anne sözü dinlediğime hayatımda ilk defa pişman oldum. Ayağımı basmaya çalıştım basamadım,”Eyvah bu sefer kırdım” dedim.
Beni kucaklayıp hastaneye götürdüler. Bayram günü acildeki tek doktor şöyle bir bakıp kıramamışsın ,yüksekte tut, arada buz kompresi yap,dedi,gönderdi.
2 gün sonra ben hala ayağıma basamadığımı fark edince başka bir hastaneye röntgen çektirmeye gittik ve bingo!
Doğrusu çok yetenekliymişim. O sırada ayağımda olan spor ayakkabımda tek bir çizik bile olmadan vücuttaki en sağlam 2 kemikten biri olan topuk kemiğimi kırmışım. Hem de öyle çatlak falan değil ,bir parçasını koparmışım ve o parça olması gereken yerin 3-4 cm üzerinde bir yerde duruyormuş.
Ah ahh Trojan Enchantment romanının kahramanı olduğumda Truvalı Helen olup uğruma savaşlar yapılacağını düşünürken, Aşil olup topuğumu kırmıştım.
Ameliyat olana dek ayağımı kırdığım anı bir zaman makinesi olsa da geri alabilsem ya da uyansam ve hepsi bir rüya olsa diye çok düşündüm,ama mümkün değildi.
Sonra neden oldu diye düşündüm, sevenlerin iyiniyetle söyledikleri gibi nazar mıydı?
Kazadan bir gün önce evimizde kalan arkadaşımın ayakkabılığımı çok beğendiğini söylemesinin üzerinden 24 saat bile geçmeden en az 2 ay hiçbir topuklu ayakkabımı giyemeyeceğim, hatta hiçbir ayakkabımı çift olarak bile giyemeyeceğimi düşününce hak da vermedim değil.
Ama bu tip kötü düşünceleri kafamdan atmaya çalıştım. Nedeni önemli değildi. Olmuştu ve bunu yaşamam gerekiyordu. Her işte bir hayır vardı. Peki, bundaki hayır neydi?
Bir hayır olabilir miydi gerçekten?
Anlamlı anlamsız bir sürü düşünce beynimde dolanıyordu, öyle ki başladığım bir duanın sonunu bile getiremez olmuştum. Çok sevdiğim kitaplarımın yarım sayfasını okumak bile mümkün olmuyordu. Aslında hiçbir şey yapmak istemiyordum.
Sadece iki ayağımın üzerine basabilmek, tek başıma tuvalete gidebilmek, pantolonlarımı, topuklu ayakkabılarımı giyebilmek sabah işime gidebilmek istiyordum.
Ama yardımsız yere düşen bir şeyi alamıyordum, bir bardak suyu elime getirmeleri gerekiyordu.
18 .12.2008 Perşembe günü ertesi gün ameliyat olmak üzere Çapa’ya yattım.
Doktoruma soruyorum;” futbol hayatım bitti mi yani şimdi benim?” :)
Ameliyattan önce bir asistan doktor,avukat olduğumu bildiği için korka korka odama gelip “ bilgilendirme” yazısını imzalamamı rica etti.Ama ne bilgilendirme!!
Ameliyatta ölebilirmişim, röntgenden kısır olabilirmişim,çocuğum olmayabilirmiş, sakat kalabilirmişim vs vs
Kapı nerdeydi ben eve gidiyorum vazgeçtim ameliyattan!
İlk gün yedek listesinde olduğumdan ,yarım gün oruç tutmama karşın ilk 2 ameliyatta sorun çıktığı için benimkinin pazartesiye kalacağı söylendi.
Hafta sonu evci çıktım ,pazartesi sabahı yine oruçlu gittim hastaneye ancak bu sefer de Salı’ya ertelendi.
Bu süreçte Çapa Müftülüğü sayesinde yarımşar gün oruç tutarak epeyce sevap kazandığımı sanıyorum.:)
23.12.2008 Salı günü yine oruçluyum, gecenin 12sinden beri. Haber geldi Merve ameliyathaneye gidiyor. Kıyafetini giysin. Mavi arkası açık kıyafetimi giydim ,bonemi taktım ve hazırım, gülümsüyorum arkamdan ağlayanlara,hain bir paparazzi fotolarımı çekiyor.
Yatağımla üst kata ameliyathaneye çıktık. Yatağımı yürüyen sıcak banda yapıştırdılar ,ordan ameliyathane sedyesine geçirdiler.Vaav süpermiş!
Arkadaşım ameliyathanenin rengini bile hatırlamayacağımı iddia ettiği için özellikle baktım, giriş mavi tam benim rengim.
Doktoruma anlatınca durumu, o da başladı “ duydum ki unutmuşsun ameliyathanemin rengini “ diye meğer haftasonu fasıla gitmişler.
İçeri girdik diğer asistanın üzerinde gri renkli bir kasap önlüğü. “Beni siz mi keseceksiniz yoksa?”
Dr:”evet akşam mangal yapacağız, et ayarlıyoruz”
Ben:“Benden fazla et çıkmaz, zahmet etmeyin”
Dr:“biz çıkartırız,sen üzülme”
O sırada içeri giren doktorum: “ bu daha uyumadı mı? Vurun kafasına”
Ben:“Ayağımı kırdım, kafama niye vuruyorsunuz ki?”
Röntgenler asıldı ışıklı panoya, ayağımdaki sorunun ismini söylüyorlar;(Calcenus avülsiyon kırığı)
Allah’ım nasıl bir buzhane burası!
“kaç kilosun diyor sevimli olmaya çalışan sevimsiz hemşire, “burada genç ve güzel kızlara ne yapıyorlar biliyor musun?”
Ben:“siz benim avukat olduğumu biliyor musunuz?”
Az önce koluma yapılan iğne etki etti sanırım,bundan sonrası yok.
Genel anesteziden sonra kendime geliyorum yavaş yavaş.
Titriyorum ama zangır zangır, donuyorum, popom sedyeye değmemecesine titriyorum
Asistanlardan biri yanıma geldi “üşüyorum”dedim, üstüme bir battaniye örttü.
“Bu kadar titremem normal mi dr?” 3 saat kalmışım o buzhanede
Ayağımda artık titanyumdan 2 büyük vida ,2 de küçük burgu var. Robocop gibiyim.
Tanrım ayağım çok ağır neden kımıldatamıyorum? Neden hala titriyorum?
Odamdayım serum takıldı, 5 saat oruca devam edecekmişim, bari su içseydim!
Bugün tuvalet için bile kalkmam yasak. Annem plastik sürgü aldı kantinden ne utanç verici lazımlık, bu yaşta hem de!
“Alçı ne kadar sıkıyor bacağımı ,çok mu dar yaptılar bunu?”
Ertesi gün ayağa kalkabilirmişim ve ne istersem yiyebilirmişim.
Nerdeee? ayağıma sarmışlar 5 kilo taşı, denize atmışlar beni, su yüzüne çık diyorlar!
Öğlene kadar kalkmaya korktum, sürgüye devam.
Öğlen doktorlarım geldi “kalk nasıl yürüyorsun görelim hadi”
Ben:“Bu çok ağır ben kalkmam”
Dr:“Kalkarsııın”
Ben:“Peki ,Kalkabiliyormuşum yeter mi ?”
Dr:“Yetmez wc ye git, koridora çık”
Ben:“Peki yeter mi “(5 koca adım attım ben buraya di mi?)
Dr:“İyi hadi yeter”
Annem: “kızım tay tay duruyor artık” :)
Ben:“Tay tay mı ben 29 sene önce durmuştum tay tay”:P
Ayağım dizime kadar alçıda rapor diliyle kol değneklerimle mobilim.
3 hafta sonra dikişlerim alındı .Amerikan alçısı denilen çok daha hafif bir alçı yapıldı 3 haftam daha var. Alçımın üzerine abim “fragile” yazdı .
Şafak sayıyorum.Bugün şafak 16 komutanım. :)
03.03.2009 Salı günü alçım nihayet çıktı.
Korkunç bir görüntü.Dolapta unutulan bir patates nasıl koyulaşır, büzüşür ve suyu kaçarsa öyle bir görüntüsü var bacağımın.
Doktorum bacağımın görüntüsü için “kertenkele bacağı gibi olmuş” diye espri yaptı. “Sağolun,sayenizde” dedim.Bacağım alçıda incelmiş sopa gibi kalmış.
Bu arada sevgili doktorumun yeni bombası alçı çıkınca patladı.
“Atel verelim sana” dedi.
”Atel mi o da ne?”
O kadar şafak saydık,siz askerliği yakıyorsunuz!
Ortopedistler böyledir , korkutmamak için yavaş yavaş söylerler, her seferinde yeni bir şey bulurlar anladım.
Medikal firmada ıslak alçı ile ayağımın kalıbı alındı atel için; dize kadar bileğimi burkmamı ve dolayısıyla kaynayamadan tekrar kırmamı engelleyecek plastik bir kalıp, alçıdan tek farkı takıp çıkarabiliyor olmam.
İşte şimdi tam robokop oldum!3 ay boyunca 3değişik alçıdan sonra ,3 ay da bu atelle dolaştım.Önce tek koltuk değneği ile sonra değneksiz ama atelle yürüdüm.
İlk 2 ay ayağıma basmam tamamen yasaktı ,kalan 4 ayda alçı ve atele rağmen üzerine basmama izin verildi.
Ofisteki dosyaları eve getirttim çünkü ofisime gitmem için 2 merdiven inip bir merdiven çıkmam gerekiyordu!!
Robocop olmak kolay değil düşmanları yenmek de lazım ; merdivenler ve hatta evdeki küvet artık düşmanımdı.
İyi tarafı duruşma sırası beklemem gerekmedi, değneklerimi görünce hep öne aldılar beni. :)
Sıkıntıdan evde kolyeler ve takılar yaptım, atkılar ördüm. Tek rakibim Derya Baykal’dır artık. Olayın zirve noktası ise ördüğüm tek kişilik battaniye oldu. Üzerine, yine şişle ördüğüm kalp ve uğur böceklerini diktim. :)
Facebookta Tasarıyorum isminde bir grup kurdum ve yaptıklarımın fotolarını çekip paylaştım.
Evde raporlu olduğum süre boyunca Tv sürekli açıktı ancak ben oturduğum yerde sürekli örgü, kolye vs işlerle uğraştığım veya internete girdiğim için izleyemedim, sadece dinledim. Dolayısıyla artık tvdeki herkesin sesini ayırt edebilirim, ama sokakta görsem bazılarını tanımayabilirim :)
Doktoruma ilk sorularımdan biri palet giyebilir miyim? oldu ,sanırım ilk defa bir denizkızını tedavi eden doktorumun bakışından cevabın kesinlikle hayır olduğu anlaşılıyordu zaten ,üstelemedim,yüzmem yasak değildi ya :)
Artık her sabah, her iki ayağımı da yataktan yere basıyorum ve bunun için şükrediyorum. Geçen gün ilk defa “ayağınıza sağlık “diyen bir kitapçıya minnettar oldum.
Allah sevdiği kulunu sevindirmek için önce eşeğini kaybettirir sonra buldururmuş ya benimki de o hesap :)
Siz de bloguma geldiniz,ayağınıza sağlık :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)