Afişte Brad Pitt ve Sean Penn’i görüp “hadi gidelim” dediğim film. Gerçi bize biletleri satan kızın acıklı bakışına anlam verebilseydik o anda başka bir filme gitmeyi akıl edebilirdik.
Ancak kader ağlarını acımasızca örmüştü bir kez.
Masum bir şekilde salondaki yerlerimizi aldık. Film başladı, Brad Pitt’i gördük ancak aradan geçen uzun ve çok uzuuun dakikalara rağmen filmde anlamlı bir şey olmadı. “Keşke yan salondaki banka filmine gitseydik, daha az sıkılırdık” bile dedik ancak azimle izlemeye devam ettik.
Sonra muhtemelen Rtük sinemaya ceza verdiği için araya çeşitli belgeseller girdi. Yoksa filmle hiçbir şekilde ilgisi olmayan, yanardağ, deniz, akarsu ve hatta dinazor! görüntülerini üst üste izlememizin hiçbir bir anlamı yoktu.
Bu arada zaten oldukça boş olan salonda kapasitesinin üzerinde bir konuşma sesi başladı. Herkes bizim gibi sıkılmış, muhabbete dalmıştı anlaşılan.
Belgesellerden sonra Brad Pitt tekrar göründü, çocuklarına 2 kelime söyledi, kayboldu.
Filmde bir çocuk öldü ama neden öldü, Niyazi oldu muhtemelen de filmin derdi bunu anlatmak değil, başka bir çocuk annesinin geceliğini çalıp akarsuya attı, “acaba gay mi olacak, annesine mi âşık, ne olacak?” diye bekledik ama filmin derdi bu da olmadığı için bu çocuğun bunu neden yaptığını da anlayamadık tabi ki. Aslına bakarsanız film çok sanatsal olduğu için biz zaten filmden hiçbir şey anlamadık ama bunu kabullenemediğimiz için yarıda bırakıp çıkmayı da beceremedik.
Önümüzde oturan 4 erkekten 3’ü; “abi biz çıkıyoruz, sen sonra bize sonunu anlatırsın” diyerek 4.’yü tek başına bırakıp çıktılar.
Muhtemelen 4. arkadaş seçmişti filmi, böyle teşekkür ettiler kendisine. Arkamızda oturan kızlardan biri; “burada izlemek yetmez, dvdsini de almak lazım” dedi. O derece sıkı(cı) bir film anlayacağınız.
Üstelik bu film ödüllü, bir daha Oscar dışında herhangi bir ödül almış filme gitmek istersem lütfen beni bağlayın, uyarmak falan yetmez.
Hakkını yemeyeyim filmde çok güldük gerçekten ama film kesinlikle bir komedi filmi değil, biz kendi aramızda gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük, iyi oldu tavsiye ederim. Siz de gidin filme.
29 Kasım 2011 Salı
28 Kasım 2011 Pazartesi
CAM
Salonda yer yok, gişede bir hanım iade bilet olup olmadığını öğrenmeye çalışıyor. Neyse ki biz önceden almıştık biletlerimizi, içeri geçip salondaki yerlerimize kuruluveriyoruz.
Oyunun başlamasını beklerken dekoru inceliyorum. Duvarda asılı bir Frida fotoğrafı, tuvaller, heykeller, şövaleleriyle burası bir resim atölyesi olmalı. Oyunla ilgili kitapçığı karıştırınca dekorun Barış Dinçel’e ait olduğunu ve buranın gerçekten bir resim atölyesi olduğunu öğreniyoruz.
Oyun boyunca birkaç ufak tefek değişiklik dışında dekor hep aynı kalıyor, oyuncuların kostümleri değişiyor.
Zaten ruh hallerini renklerle simgeleştirmiş kadınlar. İpek (Deniz Çakır) kırmızıların, Rüya (Dolunay Soysert ) morların kadını, Selen Üçer ise renksiz bir kadınken oyunun sonunda o da Camdan giren rüzgâra kapılıveriyor.
Oyunda adeta havaya görünmez bir para atılıyor; önce yazı geldiğinde neler olacağını izliyoruz, sonra 2. perdede “tura gelseydi ne olurdu?”yu izletiyorlar bize.
Hayat da böyle değil midir zaten, biz yazı ya da tura dediğimizde şansımızı denediğimizi sanırken, para havaya atıldığında görünmez bir el (belki de burada olduğu gibi rüzgar) atılan paranın yönünü değiştirmez mi?
Oyunun ilk yarısında Mete Horozoğlu’nu sadece yarım kalmış bir tabloda görüyoruz. Oyunu birlikte izlediğim arkadaşım, oyundan az önce yürüyen merdivenlerde kendisini gördüğünü söylemese, oyundaki varlığının bundan ibaret olduğuna neredeyse inanacaktım. Ancak 2. perdede rüzgâr ters yönden esmeye başlıyor ve Mehmet (Mete Horozoğlu) sahneye çıkıyor.
2. sahneyi izlerken ilk sahnede gördüğümüz bazı şeyleri tekrar gördüğümüzde ilk anda anlam veremediğimiz ipuçlarını da teker teker puzzledaki yerlerine oturtmaya başlıyoruz.
Agatha Christie’nin söylediği gibi duvarda bir tüfek varsa romanın sonunda o tüfek patlar. Ancak Cam, tüfeği gösterdiği halde zekice kurguladığı için nasıl patlayacağını çoğunlukla patlayana kadar anlamak mümkün olmuyor ki bu da oyunu keyifli hale getiriyor.
Deniz Çakır Yaprak Dökümü’nde döktüğü gözyaşlarından sonra gülmeye başlamış bence çok da yakışmış, komediye devam etmeli. Ancak sayesinde kapalı alanda sigara içme yasağı sahnede birkaç kez deliniyor ki oyunun bütün geliri cezaya kurban gidebilir, korkarım.
Selen Üçer’i ne yalan söyleyeyim, Hanım’ın Çiftliği dizisinden hatırlıyor ancak ismini bilmiyordum ama sanıyorum yakın zamanda herkes öğrenecektir.
Eve gelip de evdekilerin “Cam neymiş?” sorusunu duyana kadar oyunun ismi hakkında hiç düşünmediğimi fark ettim. Aslında bence adı rüzgâr da olabilirmiş pekâlâ, zira cam ile anlatılmak istenen aslında bir pencere ve ondan da ötesi oradan içeri giren rüzgârın ettikleri.
Oyundan aklımda kalan bir müzik yok, sadece dalga sesleri var ki o da patlamayan bir tüfek olarak duvarda asılı kaldı.
Oyunun ikinci yarısı kesinlikle daha keyifli. Mete Horozoğlu’nun katkısı göz ardı edilemez.
Levent Kazak’ı da tebrik etmeli, zeki ve klişelerden uzak esprileri ile keyifli bir oyun ortaya çıkarmış.
Çıkışta önümüzde yürüyen çiftten “Kaygan Zemin” isimli tiyatro oyununun da benzer bir “ya tersi olsaydı?” kurgusuna sahip olduğunu öğrenmemiz bile kurgunun başarısını gölgelemeye yetmiyor. Sadece sonunda verdikleri selam için bile Cam izlenmeye değer, diğer tiyatrocular da izleyip feyz almalı.
Oyunun başlamasını beklerken dekoru inceliyorum. Duvarda asılı bir Frida fotoğrafı, tuvaller, heykeller, şövaleleriyle burası bir resim atölyesi olmalı. Oyunla ilgili kitapçığı karıştırınca dekorun Barış Dinçel’e ait olduğunu ve buranın gerçekten bir resim atölyesi olduğunu öğreniyoruz.
Oyun boyunca birkaç ufak tefek değişiklik dışında dekor hep aynı kalıyor, oyuncuların kostümleri değişiyor.
Zaten ruh hallerini renklerle simgeleştirmiş kadınlar. İpek (Deniz Çakır) kırmızıların, Rüya (Dolunay Soysert ) morların kadını, Selen Üçer ise renksiz bir kadınken oyunun sonunda o da Camdan giren rüzgâra kapılıveriyor.
Oyunda adeta havaya görünmez bir para atılıyor; önce yazı geldiğinde neler olacağını izliyoruz, sonra 2. perdede “tura gelseydi ne olurdu?”yu izletiyorlar bize.
Hayat da böyle değil midir zaten, biz yazı ya da tura dediğimizde şansımızı denediğimizi sanırken, para havaya atıldığında görünmez bir el (belki de burada olduğu gibi rüzgar) atılan paranın yönünü değiştirmez mi?
Oyunun ilk yarısında Mete Horozoğlu’nu sadece yarım kalmış bir tabloda görüyoruz. Oyunu birlikte izlediğim arkadaşım, oyundan az önce yürüyen merdivenlerde kendisini gördüğünü söylemese, oyundaki varlığının bundan ibaret olduğuna neredeyse inanacaktım. Ancak 2. perdede rüzgâr ters yönden esmeye başlıyor ve Mehmet (Mete Horozoğlu) sahneye çıkıyor.
2. sahneyi izlerken ilk sahnede gördüğümüz bazı şeyleri tekrar gördüğümüzde ilk anda anlam veremediğimiz ipuçlarını da teker teker puzzledaki yerlerine oturtmaya başlıyoruz.
Agatha Christie’nin söylediği gibi duvarda bir tüfek varsa romanın sonunda o tüfek patlar. Ancak Cam, tüfeği gösterdiği halde zekice kurguladığı için nasıl patlayacağını çoğunlukla patlayana kadar anlamak mümkün olmuyor ki bu da oyunu keyifli hale getiriyor.
Deniz Çakır Yaprak Dökümü’nde döktüğü gözyaşlarından sonra gülmeye başlamış bence çok da yakışmış, komediye devam etmeli. Ancak sayesinde kapalı alanda sigara içme yasağı sahnede birkaç kez deliniyor ki oyunun bütün geliri cezaya kurban gidebilir, korkarım.
Selen Üçer’i ne yalan söyleyeyim, Hanım’ın Çiftliği dizisinden hatırlıyor ancak ismini bilmiyordum ama sanıyorum yakın zamanda herkes öğrenecektir.
Eve gelip de evdekilerin “Cam neymiş?” sorusunu duyana kadar oyunun ismi hakkında hiç düşünmediğimi fark ettim. Aslında bence adı rüzgâr da olabilirmiş pekâlâ, zira cam ile anlatılmak istenen aslında bir pencere ve ondan da ötesi oradan içeri giren rüzgârın ettikleri.
Oyundan aklımda kalan bir müzik yok, sadece dalga sesleri var ki o da patlamayan bir tüfek olarak duvarda asılı kaldı.
Oyunun ikinci yarısı kesinlikle daha keyifli. Mete Horozoğlu’nun katkısı göz ardı edilemez.
Levent Kazak’ı da tebrik etmeli, zeki ve klişelerden uzak esprileri ile keyifli bir oyun ortaya çıkarmış.
Çıkışta önümüzde yürüyen çiftten “Kaygan Zemin” isimli tiyatro oyununun da benzer bir “ya tersi olsaydı?” kurgusuna sahip olduğunu öğrenmemiz bile kurgunun başarısını gölgelemeye yetmiyor. Sadece sonunda verdikleri selam için bile Cam izlenmeye değer, diğer tiyatrocular da izleyip feyz almalı.
22 Kasım 2011 Salı
PAÇİ
Akşam tiyatroya, Paçi isimli oyunu izlemeye gideceğimi söyleyince teyzem; “Paçi Lazca bacı demek” diye aydınlatıyor beni. Oyun gerçekten de Karadeniz’de geçiyor.
Karadeniz ezgileri eşliğinde salondaki yerlerimizi alıyoruz, bir de dinmek bilmeyen bir kuş cıvıltısı var.
Acaba kuşun biri yanlışlıkla salona mı girdi diye çaktırmadan etrafa bakıyoruz ama ortalarda kuş resmi bile yok.
Oyun başlıyor, sahnede yerde bir dikiş kutusu var, sonradan Erkan Can’ın sahnedeki yerini almasıyla bunun bir alet kutusu olduğunu anlıyoruz.
Terzi olup sökük dikecekler diye beklerken marangoz olup çivi çakmaya başlıyorlar çırağıyla; belki de tam da bu yüzden çekici eline vuruyor Erkan Can.
Çünkü anlıyoruz ki aslında onlar tiyatro oyuncuları, dekorlarını tamir ediyorlar akşamki oyundan önce.
Tiyatro böyle bir şey, gerektiğinde dekorunu çakar, kostümündeki söküğü diker, makyajını kendin yaparsın. Tiyatro azıcık deli işidir. Televizyonda oynayacak bir dizinin tek bir bölümünden kazanacağınız parayı, tiyatroda tüm bir sezonda kazanamayabilirsiniz.
Paçi’de de oyuncular sahne aralarında kararan ışıkların altında dekorları kendileri yerleştiriyorlar, oyunla gerçeğin çok da farkı yok bu açıdan.
Erkan Can’a gelen giden Firet diyor. Firet Firet dedikleri Fred Çakmaktaş mı acaba diye düşünüyor insan ancak daha sonra Karadeniz şivesine alıştıkça kulağımız isminin Fırat olduğunu anlıyoruz.
Mahalle’nin muhtarlarının Temel’i Erkan Can, Paçi’de de Karadeniz şivesi ile oynamasına karşın farklı bir oyunculuk sergiliyor.
İnternette gezinirken öğrendiğime göre bu oyun için 37 yıldır aralıksız içtiği sigarayı bile bırakmış. Bence çok da iyi etmiş, zira bu oyun büyük kondüsyon gerektiriyor.
Oyuncular çok enerjik bir performans sergiliyorlar, sanırım ışıkların da etkisiyle oyunun sonunda her gece birkaç kilo veriyorlardır. Oyun boyunca sahnenin bir sağına bir soluna koşturmaca eksik olmuyor.
Biz seyrederken yoruluyoruz ama oyuncular azimli, üstüne bir de halay çekip kol bastı yapıyorlar.
Bir de Karadenizli olduklarını belli edercesine bol bol çay içiyorlar ama seyirciye ikram etmek akıllarına gelmiyor. Oysa şöyle tavşankanı çaylarımızı, Ajda bardaklarımızda yudumlayarak da izleyebilirdik oyunu.
Bir demet tiyatronun Füreyyası Neslihan Yeldan, Paçi’deki Leyla rolünde de hırçın. Üstelik eli de maşalı, maşa yerine süpürge kullanıyor ama bu canını sıkanları bir güzel pataklamasına engel olmuyor.
Karadeniz’in hırçın dalgalarından daha da tehlikeli Leyla’nın, herkesi peşinden koşturan dünya tatlısı Ayla isimli bir de paçisi var.
Oyun da bunun üzerine kurulu; zengin babanın tatlı kızıyla evlenmek isteyen adaylar Leyla engeline tosladıklarından, bir oyun edip ondan kurtulmaya çalışıyorlar. Ancak bir süre sonra kim avcı, kim av karışıveriyor.
Arada hafif politik göndermeler olsa da bu bir komedi. Özellikle Charlie Chaplin’in Şarlo’sundaki gibi durum komedilerinden hoşlananlar için geçirilecek güzel bir saat vaadediyor.
Ama siz yine de yerinizi en önden ayırtmayın, kafanıza bir golf topu inebilir ya da Leyla’nın süpürge darbelerinden nasibinizi alabilirsiniz, neme lazım.
Merve Gürcan
Karadeniz ezgileri eşliğinde salondaki yerlerimizi alıyoruz, bir de dinmek bilmeyen bir kuş cıvıltısı var.
Acaba kuşun biri yanlışlıkla salona mı girdi diye çaktırmadan etrafa bakıyoruz ama ortalarda kuş resmi bile yok.
Oyun başlıyor, sahnede yerde bir dikiş kutusu var, sonradan Erkan Can’ın sahnedeki yerini almasıyla bunun bir alet kutusu olduğunu anlıyoruz.
Terzi olup sökük dikecekler diye beklerken marangoz olup çivi çakmaya başlıyorlar çırağıyla; belki de tam da bu yüzden çekici eline vuruyor Erkan Can.
Çünkü anlıyoruz ki aslında onlar tiyatro oyuncuları, dekorlarını tamir ediyorlar akşamki oyundan önce.
Tiyatro böyle bir şey, gerektiğinde dekorunu çakar, kostümündeki söküğü diker, makyajını kendin yaparsın. Tiyatro azıcık deli işidir. Televizyonda oynayacak bir dizinin tek bir bölümünden kazanacağınız parayı, tiyatroda tüm bir sezonda kazanamayabilirsiniz.
Paçi’de de oyuncular sahne aralarında kararan ışıkların altında dekorları kendileri yerleştiriyorlar, oyunla gerçeğin çok da farkı yok bu açıdan.
Erkan Can’a gelen giden Firet diyor. Firet Firet dedikleri Fred Çakmaktaş mı acaba diye düşünüyor insan ancak daha sonra Karadeniz şivesine alıştıkça kulağımız isminin Fırat olduğunu anlıyoruz.
Mahalle’nin muhtarlarının Temel’i Erkan Can, Paçi’de de Karadeniz şivesi ile oynamasına karşın farklı bir oyunculuk sergiliyor.
İnternette gezinirken öğrendiğime göre bu oyun için 37 yıldır aralıksız içtiği sigarayı bile bırakmış. Bence çok da iyi etmiş, zira bu oyun büyük kondüsyon gerektiriyor.
Oyuncular çok enerjik bir performans sergiliyorlar, sanırım ışıkların da etkisiyle oyunun sonunda her gece birkaç kilo veriyorlardır. Oyun boyunca sahnenin bir sağına bir soluna koşturmaca eksik olmuyor.
Biz seyrederken yoruluyoruz ama oyuncular azimli, üstüne bir de halay çekip kol bastı yapıyorlar.
Bir de Karadenizli olduklarını belli edercesine bol bol çay içiyorlar ama seyirciye ikram etmek akıllarına gelmiyor. Oysa şöyle tavşankanı çaylarımızı, Ajda bardaklarımızda yudumlayarak da izleyebilirdik oyunu.
Bir demet tiyatronun Füreyyası Neslihan Yeldan, Paçi’deki Leyla rolünde de hırçın. Üstelik eli de maşalı, maşa yerine süpürge kullanıyor ama bu canını sıkanları bir güzel pataklamasına engel olmuyor.
Karadeniz’in hırçın dalgalarından daha da tehlikeli Leyla’nın, herkesi peşinden koşturan dünya tatlısı Ayla isimli bir de paçisi var.
Oyun da bunun üzerine kurulu; zengin babanın tatlı kızıyla evlenmek isteyen adaylar Leyla engeline tosladıklarından, bir oyun edip ondan kurtulmaya çalışıyorlar. Ancak bir süre sonra kim avcı, kim av karışıveriyor.
Arada hafif politik göndermeler olsa da bu bir komedi. Özellikle Charlie Chaplin’in Şarlo’sundaki gibi durum komedilerinden hoşlananlar için geçirilecek güzel bir saat vaadediyor.
Ama siz yine de yerinizi en önden ayırtmayın, kafanıza bir golf topu inebilir ya da Leyla’nın süpürge darbelerinden nasibinizi alabilirsiniz, neme lazım.
Merve Gürcan
30 Ekim 2011 Pazar
HAMAM
Tosun Paşa filmindeki unutulmaz hamam sahnesini bilirsiniz; Adile Naşit ile düşman ailenin üyeleri şarkılı bir atışma içine girerler. Türkünün sözlerini kendilerine uyarlayarak söyledikleri; “45 yaşında Adile de Hanım pek de kartlaşmış” sözleri hafızalara kazınır.
Artık duşlar, küvetler, vanayı çevirir çevirmez her daim akan sıcak sular evlerde olduğu için hamamlar unutuldu. Sefasını birkaç turist sürer oldu.
Hatta Türkiye’de yaşayan yabancı kadınları anlatan “Expat’s Harem” adlı bir kitapta hemen hepsinin en az bir kez hamama gidip muhteşem izlenimlerini aktardıklarını da üzülerek okudum.
Çünkü ben hamam zengini bir kültürün evladı olarak hiç hamama gitmemiştim. Onlarsa kendilerini hamamda yapılan kese ve masajlarla prensesler gibi hissettiklerinden bahsediyorlardı.
Ben de denemeye karar verdim bu lüksü. Tabi her hamama da gidilmez, malum masaj salonu diye “başka hizmetler” veren yerleri de duyuyoruz, sakata gelmeyelim. Arkadaşımın daha önce gittiği bir hamamda karar kılıyoruz.
Allah akıl fikir dağıtırken biz ne yapıyorduk bilmiyorum ama ortalarda olmadığımız kesin olduğu için karşı yakada olan bir hamamı seçmiş olduk. Hava bulutlu, her an su koyuverebilir, rüzgâr da esiyor bir yandan ama azimliyiz, yola çıkıyoruz.
Gittiğimiz yer özel bir kolejin içerisinde yer alan çok amaçlı bir tesis. Hamamın yanı sıra havuzu, jakuzisi, buhar odası, saunası ve spor salonu var.
Biz jakuzi ile başlıyoruz şımarmaya. Sıcak suyun içinde birer köşeye oturuyoruz, su sürekli alttan kabarıyor, bizse adeta pelteye dönüyoruz. Çıkmak istemiyoruz ama içimizden bir ses de “bu daha başlangıç, daha sırada hamam var” diyor, o sesi dinliyoruz.
İstemeye istemeye çıkıyor ve birer şezlonga yığılıveriyoruz adeta. Sanırım jakuzinin sıcak suyu benim kemiklerimi eritti, kemiksizim şu an, yürümek istemiyorum.
Biraz su içip dinlenince aşağıya hamama inmeye hazırız.
Hamam görevlisi geliyor, peştamallarımızı ve sabunlarımızı getiriyor, kese ve masaj isteyip istemediğimizi soruyor.
Ben keseyi tercih ediyorum. “Siz biraz su dökünün, hazırlanın, sakın sabun ya da şampuan kullanmayın” diyor, ben “Peki zeytinyağlı yaprak sarması servisiniz falan yok mu?” diye soramadan gidiyor. İçeride darbuka, ud falan da yok, sessizliği suyun sesi kırıyor sadece.
Kurnalara akan sıcak suları dökünüyoruz üzerimize. Her yer bembeyaz mermerlerle kaplı.
Üzerimizde bikinilerimiz var; peştamalları ise mermerlerin üzerine sermek için kullandık. Ahşap takunyaların yerine plastik terliklerimiz var.
Biraz sonra natır geliyor. Alttan ısıtmalı göbek taşına uzanıyorum.
Natır hiç sormadan bikininin üstünü çözüveriyor, hamamda utangaçlık yok. Neyse ki bizden başka kimse de yok.
Elinde kese ile büyük bir ciddiyetle başlıyor işine. Çok zayıf ama atom karınca gibi bir kadın. Tokatlıymış, 11 yıldır bu işi yapıyormuş. Sonradan öğrendiğime göre en iyi natırlar hep Tokatlı olurmuş zaten.
Onu bir marangoza benzetiyorum. Marangoz nasıl ağacı zımparalayıp üzerindeki fazlalıkları alırsa bu kadın da bizi keseleyip üzerimizdeki ölü deriyi alıyor.
Her gün en az bir kez, hatta bu ara spor salonuna gittiğim için sauna ve havuz öncesi ve sonrası en az 2 kez duş aldığım için üzerimden çıkan şeylere inanamıyorum. Yılanların deri değiştirmesi gibi ben de eskimiş derimi orada akan suya bırakıverdim.
Eskiden kaynanalar gelinlerini hamamda beğenirmiş. Valla ne yalan söyleyeyim, o dönemde yaşıyor olsaydık, kesin kaynanamla gitmeden bir gün önce tek başıma gidip kese yaptırırdım hazırlık için, neme lazım.
Arkadaşım köpük masajını tercih etti, ben kese ile rendelenirken o yastık kılıfı gibi bir bezin içinden çıkan sabun köpükleri arasında kaybolmuş durumda. Arada köpüklerin arasından başını kaldırıp, ağzından baloncuk çıkartıyor, bir şeyler söylüyor galiba ama ben hayal âleminde olduğum için duymuyorum.
Çıkışta kendimi hafiflemiş hissediyorum. Öyle ki en az birkaç kilo verdiğime yemin edebilirim.
Makyaj yapsam mı diye aynaya bakarken allık sürmeme hiç gerek olmadığını fark ediyorum. Yüzüm de pembeleşmiş, canlanmış ve bebek teni gibi yumuşacık oluvermiş.
Artık kendimi Hürrem Sultan gibi hissediyorum, orta şekerli kahvem de nerede kaldı, cariyeler size söylüyorum, duymuyor musunuz?
Artık duşlar, küvetler, vanayı çevirir çevirmez her daim akan sıcak sular evlerde olduğu için hamamlar unutuldu. Sefasını birkaç turist sürer oldu.
Hatta Türkiye’de yaşayan yabancı kadınları anlatan “Expat’s Harem” adlı bir kitapta hemen hepsinin en az bir kez hamama gidip muhteşem izlenimlerini aktardıklarını da üzülerek okudum.
Çünkü ben hamam zengini bir kültürün evladı olarak hiç hamama gitmemiştim. Onlarsa kendilerini hamamda yapılan kese ve masajlarla prensesler gibi hissettiklerinden bahsediyorlardı.
Ben de denemeye karar verdim bu lüksü. Tabi her hamama da gidilmez, malum masaj salonu diye “başka hizmetler” veren yerleri de duyuyoruz, sakata gelmeyelim. Arkadaşımın daha önce gittiği bir hamamda karar kılıyoruz.
Allah akıl fikir dağıtırken biz ne yapıyorduk bilmiyorum ama ortalarda olmadığımız kesin olduğu için karşı yakada olan bir hamamı seçmiş olduk. Hava bulutlu, her an su koyuverebilir, rüzgâr da esiyor bir yandan ama azimliyiz, yola çıkıyoruz.
Gittiğimiz yer özel bir kolejin içerisinde yer alan çok amaçlı bir tesis. Hamamın yanı sıra havuzu, jakuzisi, buhar odası, saunası ve spor salonu var.
Biz jakuzi ile başlıyoruz şımarmaya. Sıcak suyun içinde birer köşeye oturuyoruz, su sürekli alttan kabarıyor, bizse adeta pelteye dönüyoruz. Çıkmak istemiyoruz ama içimizden bir ses de “bu daha başlangıç, daha sırada hamam var” diyor, o sesi dinliyoruz.
İstemeye istemeye çıkıyor ve birer şezlonga yığılıveriyoruz adeta. Sanırım jakuzinin sıcak suyu benim kemiklerimi eritti, kemiksizim şu an, yürümek istemiyorum.
Biraz su içip dinlenince aşağıya hamama inmeye hazırız.
Hamam görevlisi geliyor, peştamallarımızı ve sabunlarımızı getiriyor, kese ve masaj isteyip istemediğimizi soruyor.
Ben keseyi tercih ediyorum. “Siz biraz su dökünün, hazırlanın, sakın sabun ya da şampuan kullanmayın” diyor, ben “Peki zeytinyağlı yaprak sarması servisiniz falan yok mu?” diye soramadan gidiyor. İçeride darbuka, ud falan da yok, sessizliği suyun sesi kırıyor sadece.
Kurnalara akan sıcak suları dökünüyoruz üzerimize. Her yer bembeyaz mermerlerle kaplı.
Üzerimizde bikinilerimiz var; peştamalları ise mermerlerin üzerine sermek için kullandık. Ahşap takunyaların yerine plastik terliklerimiz var.
Biraz sonra natır geliyor. Alttan ısıtmalı göbek taşına uzanıyorum.
Natır hiç sormadan bikininin üstünü çözüveriyor, hamamda utangaçlık yok. Neyse ki bizden başka kimse de yok.
Elinde kese ile büyük bir ciddiyetle başlıyor işine. Çok zayıf ama atom karınca gibi bir kadın. Tokatlıymış, 11 yıldır bu işi yapıyormuş. Sonradan öğrendiğime göre en iyi natırlar hep Tokatlı olurmuş zaten.
Onu bir marangoza benzetiyorum. Marangoz nasıl ağacı zımparalayıp üzerindeki fazlalıkları alırsa bu kadın da bizi keseleyip üzerimizdeki ölü deriyi alıyor.
Her gün en az bir kez, hatta bu ara spor salonuna gittiğim için sauna ve havuz öncesi ve sonrası en az 2 kez duş aldığım için üzerimden çıkan şeylere inanamıyorum. Yılanların deri değiştirmesi gibi ben de eskimiş derimi orada akan suya bırakıverdim.
Eskiden kaynanalar gelinlerini hamamda beğenirmiş. Valla ne yalan söyleyeyim, o dönemde yaşıyor olsaydık, kesin kaynanamla gitmeden bir gün önce tek başıma gidip kese yaptırırdım hazırlık için, neme lazım.
Arkadaşım köpük masajını tercih etti, ben kese ile rendelenirken o yastık kılıfı gibi bir bezin içinden çıkan sabun köpükleri arasında kaybolmuş durumda. Arada köpüklerin arasından başını kaldırıp, ağzından baloncuk çıkartıyor, bir şeyler söylüyor galiba ama ben hayal âleminde olduğum için duymuyorum.
Çıkışta kendimi hafiflemiş hissediyorum. Öyle ki en az birkaç kilo verdiğime yemin edebilirim.
Makyaj yapsam mı diye aynaya bakarken allık sürmeme hiç gerek olmadığını fark ediyorum. Yüzüm de pembeleşmiş, canlanmış ve bebek teni gibi yumuşacık oluvermiş.
Artık kendimi Hürrem Sultan gibi hissediyorum, orta şekerli kahvem de nerede kaldı, cariyeler size söylüyorum, duymuyor musunuz?
16 Ekim 2011 Pazar
YOLLAR YÜRÜMEKLE AŞINMAZ
Stresten tansiyonumun düşmesi, dizimdeki ağrı ve zaten gereğinden fazla esnek olan liflerim derken mecburen spora başlamaya karar verdim.
Her sağlık sorunumda her soruya verilecek birkaç bin cevabı olan çokbilmiş google’un da ısrarla söylediği gibi “spor yapmayan genç hanımlarda bu tip problemler sıklıkla görülürmüş”
Madem her şeyi biliyorsun google efendi de neden her soruma “spor yapmalısın” diye cevap veriyorsun ki sen?
Hem ben gayet sportif bir insanım; adliyede mahkeme kaleminden, vezneye, vezneden tekrar kaleme koşturup duruyorum, sonra ofiste masamdan kalkıp kahve alıp geri dönüyorum ki günde ortalama 3 kahve içsem, ohoo…
Neyse gene vardır bir bildiği dedim, uydum google efendinin aklına, bir spor salonuna yazılmaya karar verdim.
Hatta gaza getirecek bir arkadaş da buldum, beraber yazıldık.
Bu spor cidden inceltiyor kardeşim. Spora başlamadan spor ayakkabısı, eşofman takımı, çantası derken bedenimizden önce cüzdanımız zayıfladı.
“Neyse artık spora hazırız” derken o da ne; “hepatit b ve c testleri yaptırmadan başlayamazsınız” dediler.
“Tamam” dedik.
Ama yüz verince astarını istiyor bunlar da canım. Bir de utanmadan; “kaç yaşındasınız, boyunuz kaç cm, kilonuz ne?” ve sair sevimsiz sorular soruyorlar.
Tabi sözkonusu sağlık olunca “ben yaşımı bir ara 30’a sabitlediydim” de denmiyor, doğruyu söylüyoruz alçak sesle. Hoca gıcık galiba, yıl olarak söylediğim tarihi anlamazlıktan gelip yaş olarak soruyor kaç olduğumu.
Neyse bunu da atlattıktan sonra saat, metal takılar, çoraplara kadar çıkarttırıp tartıya alıyor bu sefer. Ama vücut kitle endeksimi ölçmesi gereken alet sıfır gösteriyor.
Hoca şaşkın.
Benim jeton düşüyor tabi; “Şey, ayağımda 4 tane vida var benim, ondan ölçemiyor olabilir mi?”
Bingo.
Vidalar vücudumun kaç kilosunun yağdan oluştuğunu öğrenmemize izin vermedi. Ağırlığı olmayan, bir nevi hayaletim ben şu an.
“İlk gün sizi yormayalım” diyen hocalar 20 dakika yürüttü, 25 dakika bisiklette pedal çevirtti. “Neyse yollar yürümekle aşınmaz” dedik, devam ettik. İnsan 20 dakika yürüyüp de bir arpa boyu yol almaz mı be kardeşim?
Ama daha da acısı evdeki viledanın sapına benzeyen bir sopa ile bir sağa bir sola dönüp durmamdı.
Annem görmedi Allah’tan. Görse dilinden kurtulamazdım; “kızım boş boş yapacağına, yerleri silseydin paran da cebinde kalırdı.”
E biz bunun için mi para ödedik yani?
Neyse en azından yüzmemize izin var, serbestiz. Havuz sıcak ancak yağmur damlaları damlıyor yukarıdan.
Organik havuz galiba bu, el değmemiş.
Soyunma odasına anneleriyle gelen 2 ufaklık var, “babalarını da getirseydin bari” demedim tabi, çıkmalarını bekledim.
İlk günü atlatıp dışarı çıkınca kahve içmeye karar veriyoruz. Ancak menü gelince ani fikir değişikliği ile yemek ısmarlıyoruz.
Gerçi önceki spor salonu deneyimimden biliyorum, normalde 1 tabak yiyip kalktığım masadan 3 tabaktan önce kalkamam, sağlıklı olalım derken kilo almak da var işin ucunda, dikkatli olmak gerek.
Tabi hemen kendimizi avutmaktan da geri kalmıyoruz; “3 saat efor sarf ettik, tabi ki enerji almamız lazım, di mi?” Enerji dedim de ben gene acıktım galiba.
Her sağlık sorunumda her soruya verilecek birkaç bin cevabı olan çokbilmiş google’un da ısrarla söylediği gibi “spor yapmayan genç hanımlarda bu tip problemler sıklıkla görülürmüş”
Madem her şeyi biliyorsun google efendi de neden her soruma “spor yapmalısın” diye cevap veriyorsun ki sen?
Hem ben gayet sportif bir insanım; adliyede mahkeme kaleminden, vezneye, vezneden tekrar kaleme koşturup duruyorum, sonra ofiste masamdan kalkıp kahve alıp geri dönüyorum ki günde ortalama 3 kahve içsem, ohoo…
Neyse gene vardır bir bildiği dedim, uydum google efendinin aklına, bir spor salonuna yazılmaya karar verdim.
Hatta gaza getirecek bir arkadaş da buldum, beraber yazıldık.
Bu spor cidden inceltiyor kardeşim. Spora başlamadan spor ayakkabısı, eşofman takımı, çantası derken bedenimizden önce cüzdanımız zayıfladı.
“Neyse artık spora hazırız” derken o da ne; “hepatit b ve c testleri yaptırmadan başlayamazsınız” dediler.
“Tamam” dedik.
Ama yüz verince astarını istiyor bunlar da canım. Bir de utanmadan; “kaç yaşındasınız, boyunuz kaç cm, kilonuz ne?” ve sair sevimsiz sorular soruyorlar.
Tabi sözkonusu sağlık olunca “ben yaşımı bir ara 30’a sabitlediydim” de denmiyor, doğruyu söylüyoruz alçak sesle. Hoca gıcık galiba, yıl olarak söylediğim tarihi anlamazlıktan gelip yaş olarak soruyor kaç olduğumu.
Neyse bunu da atlattıktan sonra saat, metal takılar, çoraplara kadar çıkarttırıp tartıya alıyor bu sefer. Ama vücut kitle endeksimi ölçmesi gereken alet sıfır gösteriyor.
Hoca şaşkın.
Benim jeton düşüyor tabi; “Şey, ayağımda 4 tane vida var benim, ondan ölçemiyor olabilir mi?”
Bingo.
Vidalar vücudumun kaç kilosunun yağdan oluştuğunu öğrenmemize izin vermedi. Ağırlığı olmayan, bir nevi hayaletim ben şu an.
“İlk gün sizi yormayalım” diyen hocalar 20 dakika yürüttü, 25 dakika bisiklette pedal çevirtti. “Neyse yollar yürümekle aşınmaz” dedik, devam ettik. İnsan 20 dakika yürüyüp de bir arpa boyu yol almaz mı be kardeşim?
Ama daha da acısı evdeki viledanın sapına benzeyen bir sopa ile bir sağa bir sola dönüp durmamdı.
Annem görmedi Allah’tan. Görse dilinden kurtulamazdım; “kızım boş boş yapacağına, yerleri silseydin paran da cebinde kalırdı.”
E biz bunun için mi para ödedik yani?
Neyse en azından yüzmemize izin var, serbestiz. Havuz sıcak ancak yağmur damlaları damlıyor yukarıdan.
Organik havuz galiba bu, el değmemiş.
Soyunma odasına anneleriyle gelen 2 ufaklık var, “babalarını da getirseydin bari” demedim tabi, çıkmalarını bekledim.
İlk günü atlatıp dışarı çıkınca kahve içmeye karar veriyoruz. Ancak menü gelince ani fikir değişikliği ile yemek ısmarlıyoruz.
Gerçi önceki spor salonu deneyimimden biliyorum, normalde 1 tabak yiyip kalktığım masadan 3 tabaktan önce kalkamam, sağlıklı olalım derken kilo almak da var işin ucunda, dikkatli olmak gerek.
Tabi hemen kendimizi avutmaktan da geri kalmıyoruz; “3 saat efor sarf ettik, tabi ki enerji almamız lazım, di mi?” Enerji dedim de ben gene acıktım galiba.
28 Eylül 2011 Çarşamba
İYİ Kİ DOĞMUŞUM

Bugün benim doğum günüm. Kaç yaşıma girdiğimi söylemiyorum bir süredir, çok ısrar eden olursa doğum yılını söylüyorum, hesaplamayı kendiniz yapıverin bir zahmet.
Aslen buçuklu yaşları geçmiş doğum günü çocuklarını böyle sevimsiz soru ve imalarla meşgul etmemek adettendir, değilse bile olmalıdır.
Hatta doğum günü çocuğuna hediyeler almak, çiçekler göndermek, sürprizler yapmak da sevdiğimiz adetlerimizdendir, itinayla yaşatılmalıdır.
Doğduktan sonra ilk eve giderken abime çikolata ve oyuncaklar götürdüğüm, birbirimizi kıskanmayalım diye abimin doğum gününde bana, benim doğum günümde ona da hediye alınan günlerden abimin de bana hediye aldığı günlere geldik.
Duruşma sıramın gelmesi için mahkeme kapısında geçmek bilmeyen şu zaman, iş yılların uçup gitmesine gelince ne de çabuk geçiveriyor öyle.
İpek Ongun’un yaş 17’sini okuyup “Ah bir 17 olsak” dediğimiz yaşlarımızı gülümseyerek hatırlıyorum.
Üniversiteye kayıt yaptırdığımda 17 yaşında idim ve Foça’daki barlara henüz 18 olamamışken üniversite kimliğimi gösterip girdiğimi hatırlıyorum.
Çocukken sorulduğunda; “3,5 yaşındayım” şeklinde yaşımızı marifetmiş gibi bir üst yaşa yuvarladığımızı unutup şimdilerde “Ama ben eylül doğumluyum, daha doğum günüme çok var” ya da “1 yaşında doğmuyor ki insan” diyip bir alttaki yaşa yuvarlamayı tercih ediyorum nedense.
Birileri “Aa yaşını hiç göstermiyorsun, ben seni yeni mezunsun sanmıştım” dediğinde içten içe sevineceğimi, “Ah şu okul bir bitse de kurtulsak” diye düşündüğüm günlerde aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
(Ne kadar zaman önce olduğu önemli olmayan) 30. doğum günümde yaşımı 30’a sabitleme kararı almıştım. Yani en az bir 10 yıl boyunca 30 kalmayı planlıyorum kısmetse.
Kimilerinin aksine doğum günümü kutlamayı, sevdiklerimle paylaşmayı çok severim. O yüzden her yıl farklı bir şekilde bu mutlu günü kutluyorum.
Hatta kutlamalar birkaç gün öncesinden gelen telefonlarla başladığı için buna “kutlu doğum haftası” diyorum. Yaşımı sabitlemiş olduğumdan artık yaşlanmıyor olsam da yaş günümü yurtta ve tüm dünyada renkli törenlerle kutlamayı seviyorum.(Ne var internet çağında değil miyiz?)
İnternet sağolsun, twitter’dan, facebook’tan doğum günümü öğrenip kutlayanlara, cep telefonumdan tebrik mesajı atanlara, arayanlara teşekkür etmekten yoruldum, öğle yemeğim buz gibi oldu falan ama hiç şikâyetçi değilim. Yani sanırım bir 400 kere daha “teşekkür ediyorum” diyecek olsam hayır demem bugün.(401) Sevildiğini bilmek güzel şey…
Burçlarla pek ilgim olmasa da yükselenim de aynı olduğu için duble terazi olduğumu ve kendi burcum diye demiyorum ama terazinin çok süper bir burç olduğunu da biliyorum.
İyi ki doğmuşum, iyi ki doğum günümü hatırlayan dostlarım var. Beni bugün gülümsettiğiniz için “teşekkür ederim” (402), sizlere de bulaşmıştır inşallah gülümsemem.
NOT: Doğum günü şarkısı olarak MFÖ’den “yaşın hep 19”u seçtim.
24 Eylül 2011 Cumartesi
BİR ZAMANLAR TWITTER’DA
Dün twitter’a girdim, tweetlere şöyle bir göz atarken Ahmet Hakan’ın “Yarın Nuri Bilge filmi günü: öğleden sonra benimle filmi seyretmek isteyen altı kardeşimiz, dm'den mesaj sarkıtsın... "ilk altı" konuğumdur.” Şeklindeki tweeti gözüme çarptı.
Binlerce takipçisi olduğu ve ben de tweeti biraz geç gördüğüm için pek umudum olmasa da şansımı deneyerek kendisine mesaj attım. Yaklaşık yarım saat sonra “yarın sinemanın altındaki cafede buluşuyoruz” şeklindeki mesajı gelince şanslılardan olduğumu anladım.
Bu arada talep çok olduğu için kişi sayısını 6’dan 20’ye çıkartmış olmasının da payı büyüktü elbette.
Gece Ahmet Hakan’ın klasik “vakitlice yatın” uyarısı ile çok da geç olmadan yattım, cumartesi öğlen 12.30’daki buluşmamıza erkenden gittim.
Buluşma yeri olan cafede masalarda tek başına oturarak beklemekte olanların bizden olacağını tahmin ettiysem de şansımı zorlamadım, Ahmet Hakan’ın gelmesini bekledim. Zaten geldiği anda 20 kişinin birden aynı anda yerlerinden kalkarak ona doğru yönelmesi de görülmeye değerdi.
Kahveler içildikten sonra sinema salonuna geçtik, evsahibimiz hiçbir masraftan kaçınmayıp bizim için salonu da kapatmıştı sanırım. Gerçi arka sıralarda salona bizden habersiz gelmiş olan Teoman’ın olduğu ancak filmin başında sıkılıp çıktığını da sonradan öğrendim, belki de Ahmet Hakan bu kadar güzel kızla birlikte film izlerken kendisinin yalnız olmasından hoşlanmamıştır. Ne diyelim tweetleyen kazanır, elması kızarır sevgili Teoman.
Film sonrası bahçedeki cafede öğle yemeğimizi yedik hep beraber.
Masa bu sırada fikren ikiye bölündü; filmi muhteşem bulanlar ve bulmayanlar.
Açıkçası ben muhteşem bulmayan taraftaydım.
Bir kere film inanılmaz uzundu; tam 157dk. Bana kalırsa filmin 50 dakikası makaslansa bile hiçbir şey kaybetmez, hatta değeri artardı gözümde.
Nuri Bilge Ceylan sanıyorum filmi kuzey kutbunda çekmiş; filmin ilk yarısı gece 2. yarısı ise gündüzdü. Gerçi gündüz olan sahnelerde de kapalı bir hava olduğu için oldukça kasvetli bir atmosferi var filmin.
Konusu da zaten bir cinayet araştırması üzerine kurulu olduğu için bu mazur görülebilir.
Filmi beğenmediğim düşünülmesin, oyuncular oyunlarının hakkını vermiş, mimikleriyle bile çok şey anlatıyorlar. Arada izleyenleri, güldürmese de gülümseten birkaç ince espri de ağır ilerleyen senaryoyu daha izlenir kılıyor.
Filmin başında arabaların zifiri karanlıkta virajları dönerken farlarının toz dumanında yarattığı görüntü arabaların ardlarında alev saçmaları gibi harika bir manzara sunuyordu gözlere.
Ağaçtan kopup derede yuvarlanan elmanın yolculuğu da Nuri Bilge’nin şiirsel anlatımının güzel örneklerinden biriydi.
Filmde erkek egemen bir durum var. Koca film boyunca, tekrar ediyorum, yazıyla yüzelliyedi dakika boyunca hepi topu 3 kadın görüyoruz ve bu kadınların ağızlarından çıkan kelime sayısı da 3’ü geçmiyor.
Yani Amerikan filmlerindeki klasik senaryolardaki gibi güzel kadın- yakışıklı jön- filmin sonunda mutlu son beklentisi içinde olanlar bu filme sakın gitmesin.
Filmin sonu ağzınızı açık bırakıyor çünkü aslında film bitmiyor.
Jenerik akarken acaba araya son bir sahne daha girer de film bir şekilde sona erer mi diye uzun süre bekledik ancak filmin sonu tamamen hayal gücünüze bırakılmış.
Festivallerde ödül alan filmleri genelde sıkıcı bulurum.
Masanın Bir Zamanlar Anadolu’da konusunda ikiye ayrılmasından sonra bunun nedenini çok net bir şekilde anladım bugün.
Masada mesleği oyunculuk, olan ya da sinema tv bölümünde tahsil görmekte olanlar filme bayıldılar. Benim gibi sade vatandaş izleyiciler ise, o sırada Ahmet Hakan’a telefonla bağlanan Ertuğrul Özkök’e uyup, Karayip Korsanları’na gitseydik bari biraz gülerdik havasına büründüler.
Festival jürilerinin de genellikle ünlü oyuncu ve yönetmenlerden oluştuğu düşünülürse seyirci ile jüri arasındaki görüş ayrılığı çok net bir şekilde görülebilir.
Filmin sanat toplum için midir, sanat için midir şeklindeki tartışmalara son derece iyi bir örnek teşkil ettiği kesin.
Ya da belki de ben yanılıyorumdur, bu tip filmlerde asıl ödül filmi sabırla izleyen seyircilere veriliyordur, kim bilir.
Sonuç olarak 20 yeni dost edindiğim bugün benim için unutulmazlar arasındaki yerini alacak elbette.
Marifet iltifata tabidir; Ahmet Hakan’a bugünkü ev sahipliği için ne kadar teşekkür etsek az. Hepimizle teker teker ilgilendi.
Yeşil gözleriyle gülümseyerek bakan bu adam, ünlü olmasına, 20 kişiye tek kuruş harcatmadan ev sahipliği yapmasına rağmen kibirden uzak ve çok sempatikti.
(Merak edenler için o, filmi çok beğenmiş.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)