30 Ağustos 2012 Perşembe
Güle güle Yurtsan
Yurtsan Atakan'la twitter'da tanıştık ilk kez. O @yurtsan 'dı ben @mervethemermaid
Soyadlar, meslekler, ünvanlar yoktu o zamanlar "dutluk" olan twitter'da.
Sürekli farklı konular üzerinde konuşur, tartışırdık, hatta birkaç kez bizlerin tweetlerini de köşesine taşımıştı.
Sonra @emregurcan ve @NeslihanYargici ile birlikte düzenlediğimiz Secret Party'e gelmiş, ilk defa yüz yüze de tanışmıştık. Birlikte şaraplarımızı yudumlayıp sohbet etmiştik hep beraber.
Daha sonra blog yazılarımı okuyup www.neonebu.com 'da yazmamı önermişti. O zaman bir gün ona bir veda yazısı yazacağım aklımın ucundan geçmemişti. Bu sabah aramızdan ayrıldığını da yine twitter'dan öğrendim, üzüntümü anlatmam çok güç.
Her yazdığımda okuyup beğenisini, desteğini aktarmaktan usanmayan, zarif ,zeki, donanımlı, bir beyefendiyi, iyi bir gazeteciyi kaybettik.
Mekanı cennet olsun, Allah geride bıraktıklarına sabır versin.
Güle güle Yurtsan.
28 Mayıs 2012 Pazartesi
SAATLER
Nedendir bilmem, zamanla aramız pek iyi değil. Müvekkil randevu verir; “Ben öğleden sonra geleyim yarın.”
Şimdi öğlen deseydi işim kolay olacaktı, saat 12.00 öğlendir. Ama yok, işimiz o kadar kolay olmamalı, azıcık düşünecek, taşınacak ve hatta ofiste bir aşağı bir yukarı volta atacak zaman yaratmalıyız karşı tarafa. Onun için belli ya da belirlenebilir bir saat vermek doğru olmaz. Öğleden sonra 12.00’den sonra başlıyor, onu anladık da ucu epey açık, bunun 16.00 hatta 17’ye kadar yolu var, beklesin pe.. pejmürde!
Avukatlar duruşma kapılarında saatlerce bekledikleri halde kendileri 1 dakika geç kalsa duruşma düştüğünden “geç kalacağıma erken gider, beklerim” deme alışkanlığındadır. Bu nedenle belirsizlikleri de geç kalanları da sevmemeleri normaldir.
Hadi hep birlikte acaba neden dakik olamıyoruz diye bir düşünelim. Bir kere biz Türk’üz. (bu zaten her şeyi açıklıyor-mu acaba?)
Öncelikle eskiden Türkiye’de saat üretimi yokmuş. Hoş şimdi var mı, onu da bilmiyorum, genelde ya İsviçre’den ya Çin’den geliyor saatlerimiz.
Mesela Dolmabahçe Sarayı’nın önünde saat kulesi bile vardır ki o da Paul Garnier markadır, tıpkı Sirkeci Garı’ndaki saatler gibi. İzmir’in simgesi olan saat kulesi ise Alman İmparatoru’nun hediyesi.
Almanların “Dakiklik krallara özgü bir meziyettir.” atasözü de durumu açıklamaya yeter sanırım.
Bu saat kıtlığında kadınların dakik olmamaları hoş karşılanabilir de çünkü kadınlar sünnet olmaz. Sünnetle saatin elbette çok sağlamdır ilgisi, zira sünnet olup erkekliğe adım atanlara değerli bir saat hediye etmek de adettendir.
Zaten 90 dakikalık futbol maçlarına meraklı erkekler için saat birden bire önem kazanır. Hatta birbirlerine yoldan telefon edip, “dakika ve skor alayım” diye soranlar saatten dakikaya bile transfer olmuşlardır zamanla olan ilişkilerinde.
Oysa örneğin en azından okumuş, iyi eğitimli insanların dakik olması beklenir. Ne de olsa akademik 15 dakika meşhurdur üniversitelerde. Örneğin hoca azıcık derse geç kalacak olsa, “akademik 15 dakika geçti, ders düşer abicim” demeyen yoktur hocayla kazara yolda karşılaşmamak için kaçar adımlarla amfiden çıkarken.
Biz dersi düşüren öğrenciler, duruşma bekleyenler; hepimiz birer katildik aslında; az vakit öldürmedik.
4 Nisan 2012 Çarşamba
OĞLUMA Bİ HALLER OLDU
Hukuk ve Yaşam Dergisi için Cem Özer ile röportaj yaparken bu oyun hakkında da konuştuk. Basından ve sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla çok komik ve güzel olduğunu öğrendiğim oyunu için Cem Özer de “en az 300 kahkaha garantisi” verince bu oyunu sezon bitmeden mutlaka görmek şart oldu. Henüz bir oğlum olmadığı için ben de oyunu annemle izlemeye karar verdim.
Laf lafı açıyor döneminden itibaren izlediğim, kitabını, yazılarını okuduğum, filmlerini izlediğim, twitterda takip ettiğim Cem Özer’i ilk kez “benim için yeri ayrı” dediği tiyatroda, sahne üzerinde, kendi yönettiği oyunda izleyeceğim için heyecanlıydım.
Oyuna gitmeden bir gece önce internetten daha önce uzun süre “oğlum çiçek açtı” adıyla Ali Poyrazoğlu’nun oynadığı oyunu bulup, fikir sahibi olmak için 20 dakika kadar izledim ama keyfi kaçmasın diye de daha fazla izlemekten kaçındım.
Gerçek hayatta da bir oğlu olan Cem Özer ile (bildiğim kadarıyla hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmayan) Ali Poyrazoğlu’nun bu babayı ne kadar farklı yorumlayacaklarını da merak ediyordum.
Hatta yukarıda bahsettiğim röportajda Cem Özer’e “gerçek hayatta oğlunuzun eşcinsel olduğunu öğrenseniz nasıl tepki verirdiniz?” diye de sorduğumdan oyundaki tepkisi de merak konusuydu benim için.*
Oyunun konusu da bu zaten, oğlunun eşcinsel olduğunu ve New York’ta erkek sevgilisi ile aynı evde yaşadığını öğrenen Texaslı bir babanın bu durumu nasıl karşıladığını anlatıyor.
Hayat Bilgisi dizisinden tanıdığım Paşhan Yılmazel Cem Özer’in “gelini” rolünde çok başarılı.
Paşhan’ın dansları ve titremeleri harika, kullandığı terminoloji de dillere pelesenk olacak cinsten. Bence oyunun tanıtımlarında “lütfen evde denemeyiniz” notu düşülmeli. Yoksa babanıza o tonlamayla “babası” demek tehlikeli olabilir.
Cem Özer’in Christina Aguilera’dan Beautiful şarkısı eşliğinde yaptığı direk dansında gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğini söylemeden edemeyeceğim.
Karşılıklı oynadıkları sahneler ise oyunun en hareketli sahneleri, uyumları muhteşem. Bir ara Cem Özer’in tekmeyle savurduğu çanta, kastını biraz aşıp dekor gereği görünmez bir duvar olması gereken yerden diğer odaya geçince Paşhan da dayanamayıp oyunda olmayan bir repliği döküveriyor ağzından; “duvarı deldi pezevenk!”
Oyun bittiğinde oyuncuları dakikalarca ayakta alkışladık. Çıkışta bana “13 Nisan’da televizyonda başlayacak olan Laf Lafı aşıyor programının hazırlıkları nedeniyle oldukça yorgun olduğunu ve bu nedenle performansının ancak %60’ını sergileyebildiğini” söyleyen Cem Özer %60’ıyla bile gülmekten kırıp geçirebiliyor, dikkat!
Dişlerini fırçalarken bir yandan konuşmaya çalışması görülmeye değer ama asıl güzel olan o diş macunu kokusunu oturduğunuz yerden duyabilmek, yaşasın tiyatro.
*Röportaj çok yakında Hukuk ve Yaşam Dergisi’nden okunabilir.
Laf lafı açıyor döneminden itibaren izlediğim, kitabını, yazılarını okuduğum, filmlerini izlediğim, twitterda takip ettiğim Cem Özer’i ilk kez “benim için yeri ayrı” dediği tiyatroda, sahne üzerinde, kendi yönettiği oyunda izleyeceğim için heyecanlıydım.
Oyuna gitmeden bir gece önce internetten daha önce uzun süre “oğlum çiçek açtı” adıyla Ali Poyrazoğlu’nun oynadığı oyunu bulup, fikir sahibi olmak için 20 dakika kadar izledim ama keyfi kaçmasın diye de daha fazla izlemekten kaçındım.
Gerçek hayatta da bir oğlu olan Cem Özer ile (bildiğim kadarıyla hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmayan) Ali Poyrazoğlu’nun bu babayı ne kadar farklı yorumlayacaklarını da merak ediyordum.
Hatta yukarıda bahsettiğim röportajda Cem Özer’e “gerçek hayatta oğlunuzun eşcinsel olduğunu öğrenseniz nasıl tepki verirdiniz?” diye de sorduğumdan oyundaki tepkisi de merak konusuydu benim için.*
Oyunun konusu da bu zaten, oğlunun eşcinsel olduğunu ve New York’ta erkek sevgilisi ile aynı evde yaşadığını öğrenen Texaslı bir babanın bu durumu nasıl karşıladığını anlatıyor.
Hayat Bilgisi dizisinden tanıdığım Paşhan Yılmazel Cem Özer’in “gelini” rolünde çok başarılı.
Paşhan’ın dansları ve titremeleri harika, kullandığı terminoloji de dillere pelesenk olacak cinsten. Bence oyunun tanıtımlarında “lütfen evde denemeyiniz” notu düşülmeli. Yoksa babanıza o tonlamayla “babası” demek tehlikeli olabilir.
Cem Özer’in Christina Aguilera’dan Beautiful şarkısı eşliğinde yaptığı direk dansında gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğini söylemeden edemeyeceğim.
Karşılıklı oynadıkları sahneler ise oyunun en hareketli sahneleri, uyumları muhteşem. Bir ara Cem Özer’in tekmeyle savurduğu çanta, kastını biraz aşıp dekor gereği görünmez bir duvar olması gereken yerden diğer odaya geçince Paşhan da dayanamayıp oyunda olmayan bir repliği döküveriyor ağzından; “duvarı deldi pezevenk!”
Oyun bittiğinde oyuncuları dakikalarca ayakta alkışladık. Çıkışta bana “13 Nisan’da televizyonda başlayacak olan Laf Lafı aşıyor programının hazırlıkları nedeniyle oldukça yorgun olduğunu ve bu nedenle performansının ancak %60’ını sergileyebildiğini” söyleyen Cem Özer %60’ıyla bile gülmekten kırıp geçirebiliyor, dikkat!
Dişlerini fırçalarken bir yandan konuşmaya çalışması görülmeye değer ama asıl güzel olan o diş macunu kokusunu oturduğunuz yerden duyabilmek, yaşasın tiyatro.
*Röportaj çok yakında Hukuk ve Yaşam Dergisi’nden okunabilir.
17 Mart 2012 Cumartesi
BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜM
Yok, aslında görmemiştim tabi ki zaten film de değil bir tiyatro oyunun ismi; “bu filmi görmüştüm”.
Cuma gecesi iş çıkışı, Mecidiyeköy’de Cevahir AVM’de, kızlarla hızlı bir alışveriş ve Çin yemeğinin ardından AVM’nin hemen yanındaki Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Sahnesi’ne gittik.
Yıllardır önünden hızlı adımlarla geçerken tabelasını görüp geçtiğim bu sahneye ilk gelişim. Fuayede kahvelerimizi içerken ömrünün son günlerinde bu tiyatronun vergi borçları yüzünden sıkıntılı günler geçiren Gazanfer Özcan’ı da rahmetle andık.
6 oyuncusunu da ilk kez izleyeceğimiz bir vodvil bu, oyunun komedi olduğu dışında da hakkında hiçbir fikrimiz yok.
Albert Lamart (Tolga Yeter), Fransa’da, eşcinsel bir birliktelik yaşadığı gerekçesiyle bir çalışanını işten çıkartacak kadar aşırı görüş ve önyargılara sahip bir bakan. Başına gelecekleri bilip empati yapabilse yine bu kadar önyargılı ve katı olabilir miydi dersiniz?
Oğlu henüz küçük bir çocukken eşi bir anda ortadan kaybolan ve bir daha haber alınamayan Lamart, siyasi seçimler yaklaşırken puan toplamak için oğlu ile çifte düğün yapmayı planlar.
Ancak Amerika’dan gelen albayın (Eraslan Sağlam) sahneye adım atmasıyla Lamart’ın hayatı ve dolayısıyla oyun da canlanıveriyor. Eraslan Sağlam, albay rolünde tabir-i caizse döktürüyor.
Lamart’ın elinden her iş! gelen yetenekli hizmetçisi Ingrid (Merve Çavuşoğlu) güzelliği ve yeteneğiyle göz dolduruyor.
Lamart’ın nişanlısı (Yelda Serbes) peltek dili, şaşı gözleri ve mimikleri ile izleyenleri kahkahaya boğuyor.
Oyunun 2. Perdesi ilkinden çok daha eğlenceli. Bu küçük salonda yalnızca 1 metre önümüzde bu 6 kişi bizi güldürüyor, çıkışta kendimizi çok özel hissediyoruz.
Ne diyeyim, siz de gidin ve BU FİLMİ GÖRÜN.
Cuma gecesi iş çıkışı, Mecidiyeköy’de Cevahir AVM’de, kızlarla hızlı bir alışveriş ve Çin yemeğinin ardından AVM’nin hemen yanındaki Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Sahnesi’ne gittik.
Yıllardır önünden hızlı adımlarla geçerken tabelasını görüp geçtiğim bu sahneye ilk gelişim. Fuayede kahvelerimizi içerken ömrünün son günlerinde bu tiyatronun vergi borçları yüzünden sıkıntılı günler geçiren Gazanfer Özcan’ı da rahmetle andık.
6 oyuncusunu da ilk kez izleyeceğimiz bir vodvil bu, oyunun komedi olduğu dışında da hakkında hiçbir fikrimiz yok.
Albert Lamart (Tolga Yeter), Fransa’da, eşcinsel bir birliktelik yaşadığı gerekçesiyle bir çalışanını işten çıkartacak kadar aşırı görüş ve önyargılara sahip bir bakan. Başına gelecekleri bilip empati yapabilse yine bu kadar önyargılı ve katı olabilir miydi dersiniz?
Oğlu henüz küçük bir çocukken eşi bir anda ortadan kaybolan ve bir daha haber alınamayan Lamart, siyasi seçimler yaklaşırken puan toplamak için oğlu ile çifte düğün yapmayı planlar.
Ancak Amerika’dan gelen albayın (Eraslan Sağlam) sahneye adım atmasıyla Lamart’ın hayatı ve dolayısıyla oyun da canlanıveriyor. Eraslan Sağlam, albay rolünde tabir-i caizse döktürüyor.
Lamart’ın elinden her iş! gelen yetenekli hizmetçisi Ingrid (Merve Çavuşoğlu) güzelliği ve yeteneğiyle göz dolduruyor.
Lamart’ın nişanlısı (Yelda Serbes) peltek dili, şaşı gözleri ve mimikleri ile izleyenleri kahkahaya boğuyor.
Oyunun 2. Perdesi ilkinden çok daha eğlenceli. Bu küçük salonda yalnızca 1 metre önümüzde bu 6 kişi bizi güldürüyor, çıkışta kendimizi çok özel hissediyoruz.
Ne diyeyim, siz de gidin ve BU FİLMİ GÖRÜN.
8 Şubat 2012 Çarşamba
14 ŞUBAT
Şimdiye kadar hiçbir 14 Şubat’ta yanımda bir sevgilim olmadı. Artık nasıl bir lanetse bu, o döneme denk gelen bir ilişki yaşamadım hiç.
Bir seferinde ayrılmış olduğum sevgilimin eve gönderdiği sarı bir gül dışında bu tarihte çiçekçilerin zengin olmalarına da vesile olamadım, üzgünüm. Neyse geri kalan 364 günde kazandıklarına saysınlar artık onlar da.
Hukuk fakültesindeyken istisnasız her yıl bizleri düşünüp vizelerimizi 14 Şubat’a denk getiren sevgili hocalarımız sayesinde ders kitaplarımızla çok romantik saatler geçirirdik. Hiç unutmam bir sene okulun yanındaki fotokopici bile vize çıkışı halimizi görüp bizimle dalga geçmişti.
Bir sene 6 yalnız arkadaş “14 Şubat’ta evde kös kös oturmayalım” deyip sokağa çıktık, çıkmaz olaydık; her yerde kalpli, balonlu süsler, aşk temalı fiks menüler derken kendimizi rezervasyonsuz ve sevgilisiz olarak girebildiğimiz tek yer olan bir rock barda bulduk.
İş çıkışı takım elbiselerle gittiğimiz barda rockçıların “uzaylılar mı istila etti, ne oluyoruz?” bakışları arasında kravatlarını başlarına bağlayan arkadaşlarımızla epey eğlenmiştik.
Ama sanırım en eğlenceli 14 Şubat kutlamasını Secret Party İstanbul ile yaptığımız partide geçirdik.
Partiye sadece sevgilisi olmayanlar geldi. Kapıda girerken erkeklere birer cıvata, kadınlara ise birer somun dağıttık. Farklı ölçülerdeki irili ufaklı somun ve cıvataların eşini arayanlar epey eğlendiler.
Eşini bulan çiftleri plastik kelepçelerle yarımşar saat birbirlerine kelepçeleyip dans ederken birbirilerini tanımalarını istedik. Finalde de çiftlere dans ettiği kişinin burcu, mesleği ve sair sorular sorarak birbirini en iyi tanıyan çifte yemek hediye ettik.
İşin en güzel tarafı da o partide tanışan bir çiftin 1 yıla kalmadan birbirleriyle evlenmeleri oldu.
Diyeceğim o ki 14 Şubat’ı yalnız geçirmek dünyanın sonu değil. O tarihte sevgilinizin olması da 40 gün 40 gece kutlayıp, milletin gözüne sokacağınız bir olay değil. Olan var olmayan var di mi, siz siz olun sevgilim var diye görgüsüzlük yapmayın.
Şaka şaka; isteyen “bim bam bom, çatlasın dostlar” şarkısını da söyler, sevgilisinin yoluna güller de döker, kime ne.
Çiçek, çikolata ve hediye göndermek isteyenler için gündüz ofiste, gece de evde olacağım. 14 Şubat’ta hepinize sevgiler, sevgililer dilerim.
Bir seferinde ayrılmış olduğum sevgilimin eve gönderdiği sarı bir gül dışında bu tarihte çiçekçilerin zengin olmalarına da vesile olamadım, üzgünüm. Neyse geri kalan 364 günde kazandıklarına saysınlar artık onlar da.
Hukuk fakültesindeyken istisnasız her yıl bizleri düşünüp vizelerimizi 14 Şubat’a denk getiren sevgili hocalarımız sayesinde ders kitaplarımızla çok romantik saatler geçirirdik. Hiç unutmam bir sene okulun yanındaki fotokopici bile vize çıkışı halimizi görüp bizimle dalga geçmişti.
Bir sene 6 yalnız arkadaş “14 Şubat’ta evde kös kös oturmayalım” deyip sokağa çıktık, çıkmaz olaydık; her yerde kalpli, balonlu süsler, aşk temalı fiks menüler derken kendimizi rezervasyonsuz ve sevgilisiz olarak girebildiğimiz tek yer olan bir rock barda bulduk.
İş çıkışı takım elbiselerle gittiğimiz barda rockçıların “uzaylılar mı istila etti, ne oluyoruz?” bakışları arasında kravatlarını başlarına bağlayan arkadaşlarımızla epey eğlenmiştik.
Ama sanırım en eğlenceli 14 Şubat kutlamasını Secret Party İstanbul ile yaptığımız partide geçirdik.
Partiye sadece sevgilisi olmayanlar geldi. Kapıda girerken erkeklere birer cıvata, kadınlara ise birer somun dağıttık. Farklı ölçülerdeki irili ufaklı somun ve cıvataların eşini arayanlar epey eğlendiler.
Eşini bulan çiftleri plastik kelepçelerle yarımşar saat birbirlerine kelepçeleyip dans ederken birbirilerini tanımalarını istedik. Finalde de çiftlere dans ettiği kişinin burcu, mesleği ve sair sorular sorarak birbirini en iyi tanıyan çifte yemek hediye ettik.
İşin en güzel tarafı da o partide tanışan bir çiftin 1 yıla kalmadan birbirleriyle evlenmeleri oldu.
Diyeceğim o ki 14 Şubat’ı yalnız geçirmek dünyanın sonu değil. O tarihte sevgilinizin olması da 40 gün 40 gece kutlayıp, milletin gözüne sokacağınız bir olay değil. Olan var olmayan var di mi, siz siz olun sevgilim var diye görgüsüzlük yapmayın.
Şaka şaka; isteyen “bim bam bom, çatlasın dostlar” şarkısını da söyler, sevgilisinin yoluna güller de döker, kime ne.
Çiçek, çikolata ve hediye göndermek isteyenler için gündüz ofiste, gece de evde olacağım. 14 Şubat’ta hepinize sevgiler, sevgililer dilerim.
27 Ocak 2012 Cuma
BENİMLE DELİRİR MİSİN?
Aslında oyunu izleyeli birkaç ay oldu ancak nedense bir türlü elim yazmaya varmadı.
Ama bu keyifli oyunu yazmazsam da haksızlık olacaktı.
Erdem Baş ile birlikte baklavaları alıp kulise dalıverdik oyun öncesi. Fakat o da ne; Necmi Yapıcı kuliste spor yapıyor, koşuyor, ısınmaya çalışıyor.
Biz tiyatro oyunu diye gelmiştik ama acaba spor müsabakası mı yapacak derken anladık ki oyun epey hareketli ve üstün fiziksel kondisyon gerektiriyor. Necmi de bu yüzden oyundan önce ısınıyor.
Teri soğumasın diye, başarılar dileyip salondaki yerlerimizi aldık.
Oyun öncesi çalan şarkılar neşeli, oyuna hazırlıyor izleyiciyi, birden havaya girdik biz de.
Bu, aşk ve evlilik üzerine iki kişilik bir oyun. Necmi’nin oyun öncesi ısınmakta ne kadar haklı olduğunu da anladık, zira kâh kolbastı yapıyorlar, kâh dans ediyorlar, bir bakıyorsunuz koltuğun üzerinden atlayıveriyorlar.
Oyundaki esprileri tek tek anlatmak mümkün değil, izlemek gerek ancak Necmi’nin Eskimoları anlattığı bölüm görülmeye değer.
Hele ki kahramanlarımızın ölüp öyle bir dünya değiştirişleri var ki biz de gülmekten koltuktaki yerlerimizi değiştiriyoruz.
Necmi oyuna ve izleyiciye son derece hâkim, bir ara repliğini unuttu ya da unuttuğunu sandı ancak öyle bir toparladı ki ben onun yerinde olsam bu bölümü özellikle eklerdim oyuna.
İkili bir ara sahnede sevişiyor ancak iç çamaşırları içinde öyle sevimliler ki bazı meslektaşları gibi gazetelere “tiyatro sahnesinde seviştiler” şeklinde haber olmaları mümkün değil.
İyisi mi siz de günlük stresinizden uzaklaşıp biraz kahkaha atalım diyorsanız, alın sevgilinizi de bu oyunu mutlaka izleyin, Nermin ve Cevdet ile birlikte siz de delirin.
Ama bu keyifli oyunu yazmazsam da haksızlık olacaktı.
Erdem Baş ile birlikte baklavaları alıp kulise dalıverdik oyun öncesi. Fakat o da ne; Necmi Yapıcı kuliste spor yapıyor, koşuyor, ısınmaya çalışıyor.
Biz tiyatro oyunu diye gelmiştik ama acaba spor müsabakası mı yapacak derken anladık ki oyun epey hareketli ve üstün fiziksel kondisyon gerektiriyor. Necmi de bu yüzden oyundan önce ısınıyor.
Teri soğumasın diye, başarılar dileyip salondaki yerlerimizi aldık.
Oyun öncesi çalan şarkılar neşeli, oyuna hazırlıyor izleyiciyi, birden havaya girdik biz de.
Bu, aşk ve evlilik üzerine iki kişilik bir oyun. Necmi’nin oyun öncesi ısınmakta ne kadar haklı olduğunu da anladık, zira kâh kolbastı yapıyorlar, kâh dans ediyorlar, bir bakıyorsunuz koltuğun üzerinden atlayıveriyorlar.
Oyundaki esprileri tek tek anlatmak mümkün değil, izlemek gerek ancak Necmi’nin Eskimoları anlattığı bölüm görülmeye değer.
Hele ki kahramanlarımızın ölüp öyle bir dünya değiştirişleri var ki biz de gülmekten koltuktaki yerlerimizi değiştiriyoruz.
Necmi oyuna ve izleyiciye son derece hâkim, bir ara repliğini unuttu ya da unuttuğunu sandı ancak öyle bir toparladı ki ben onun yerinde olsam bu bölümü özellikle eklerdim oyuna.
İkili bir ara sahnede sevişiyor ancak iç çamaşırları içinde öyle sevimliler ki bazı meslektaşları gibi gazetelere “tiyatro sahnesinde seviştiler” şeklinde haber olmaları mümkün değil.
İyisi mi siz de günlük stresinizden uzaklaşıp biraz kahkaha atalım diyorsanız, alın sevgilinizi de bu oyunu mutlaka izleyin, Nermin ve Cevdet ile birlikte siz de delirin.
22 Ocak 2012 Pazar
Sandık Lekesi
Dolabınızı açıp hiç düşündünüz mü? “Bir gün elbet giyerim” diyerek özenle sakladığınız, askılarda yıllardır sizi gözü yaşlı bekleyen kaç tane giysiniz var?
Gözü yaşlı deyince inanmadınız belki bana, peki siz hiç sandık lekesi görmediniz mi?
Durduğu yerde neden sararır sanırsınız kumaşlar? Onlar da ilgisizlikten, özensizlikten küserler size.
Dolapta yıkanmış, ütülenmiş ya da daha kötüsü etiketi bile üzerinde, belki bir indirimden alınmış ama hiç giyilmemiş, belki doğum gününüzde hediye gelmiş, “hediye hediye edilmez” mantığıyla başkasına da veremediğiniz kaç elbiseniz var?
Ancak o model sizi şişman gösteriyor ya da o renk size hiç uymuyor öyle değil mi?
Belki 5 yıldır o oduncu gömleğini hiç giymediniz, belki o arada 1-2 kez ev değiştirdiniz, taşınırken “şimdi uğraşmayayım yeni eve taşınınca ilgilenirim” dediniz, yeni eve taşınınca askıya asıp yeniden dolabın diplerindeki yerine kavuşturdunuz.
Peki, bu 5 senede kaç arkadaşınız hayatınızdan “size hiç yakışmadığı” ya da “sizi artık sıktığı” için ayrıldı?
Eşyalara karşı anlamsız bir bağlılığımız var, oysa onların yenisi alınabilir. Peki, aynı özeni neden hayatımıza giren insanlara göstermeyiz? Herhangi bir insanın 5 liralık bir tshirtten ya da 50 liralık bir kazaktan daha mı azdır değeri?
Moda değiştiğinde ya da kilo verdiğimizde “yeniden giyeriz” diye sakladığımız giysileri gelin bugün ihtiyacı olanlara verelim ki yenilerine yer açılsın dolabımızda.
Sonra da sebepsiz yere kırdığımız birini arayıp “nasılsın?” diyelim bugün.
Not: Yok, tabi ki senin hediye ettiğin hırkayı başkasına vermeyeceğim, seviyorum ben onu.
Gözü yaşlı deyince inanmadınız belki bana, peki siz hiç sandık lekesi görmediniz mi?
Durduğu yerde neden sararır sanırsınız kumaşlar? Onlar da ilgisizlikten, özensizlikten küserler size.
Dolapta yıkanmış, ütülenmiş ya da daha kötüsü etiketi bile üzerinde, belki bir indirimden alınmış ama hiç giyilmemiş, belki doğum gününüzde hediye gelmiş, “hediye hediye edilmez” mantığıyla başkasına da veremediğiniz kaç elbiseniz var?
Ancak o model sizi şişman gösteriyor ya da o renk size hiç uymuyor öyle değil mi?
Belki 5 yıldır o oduncu gömleğini hiç giymediniz, belki o arada 1-2 kez ev değiştirdiniz, taşınırken “şimdi uğraşmayayım yeni eve taşınınca ilgilenirim” dediniz, yeni eve taşınınca askıya asıp yeniden dolabın diplerindeki yerine kavuşturdunuz.
Peki, bu 5 senede kaç arkadaşınız hayatınızdan “size hiç yakışmadığı” ya da “sizi artık sıktığı” için ayrıldı?
Eşyalara karşı anlamsız bir bağlılığımız var, oysa onların yenisi alınabilir. Peki, aynı özeni neden hayatımıza giren insanlara göstermeyiz? Herhangi bir insanın 5 liralık bir tshirtten ya da 50 liralık bir kazaktan daha mı azdır değeri?
Moda değiştiğinde ya da kilo verdiğimizde “yeniden giyeriz” diye sakladığımız giysileri gelin bugün ihtiyacı olanlara verelim ki yenilerine yer açılsın dolabımızda.
Sonra da sebepsiz yere kırdığımız birini arayıp “nasılsın?” diyelim bugün.
Not: Yok, tabi ki senin hediye ettiğin hırkayı başkasına vermeyeceğim, seviyorum ben onu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
